[Discussion] baudrillard in izmir konusmasi

Gonul Pultar gonul@pultar.org
Mon, 31 May 2004 17:03:14 +0300


Degerli Murat bey,

Cok tesekkürler, cok makbule gecti. Ancak "ek" olarak da gönderir misiniz?
Kimi harfler yüzünden bu haliyle okunması güc.

Simdiden tesekkürler,

Gönül Pultar

murat goc wrote:

>degerli hocalarim
>
>ilgileneceginizi yada kacirmis olabileceginizi
>dusunerek baudrillard in gectigimiz ay icinde izmir de
>yaptigi konusmanin metnini iletiyorum. umarim sorunsuz
>bir sekilde ulastirabilirim. 
>
>muratgoc
>
>
>BAUDRİLLARD'IN İZMİR'DE YAPTIĞI
>KONUŞMANIN METNİ
>
>
>SANAL EVREN VE HABER  DÜNYASI
>
>
>Kafanızda iki imge canlandırın.
>Bunlardan biri: İkiz Kulelerin önünde bir
>yerlerdeki sıralardan birinde, dizleri üzerindeki
>evrak çantasına yapışmış
>vaziyette oturan, bronzdan bir heykel ya da şu
>Pompei harabelerinde bulunan kavrulmuş insan
>bedenlerinden birini andıran ve çökmüş
>kulelerden yağan toz toprağın
>altında kalmış teknokratın
>görüntüsü olsun. Bu teknokrat görüntüsü sanki
>öngörülemeyen bir felakete uğrayan dünya
>çapındaki bir gücün dokunaklı bir  sureti,
>bir tür bu olaya imzasını basan bir
>görüntüdür. 
>
>Diğer imgeyse şöyledir: İkiz kulelerden
>birindeki atölyesinde bir sanatçı., kulelerin
>önündeki meydana dikilmek üzere, bedeni oklarla
>delinmiş bir Aziz Sebastien heykelinin modern
>versiyonunu andıran bir yapıt üzerinde
>çalışmaktadır. Model olarak kendi
>bedenini almış olup, bu bedenin içinden
>uçaklar geçmektedir. 
>
>11 Eylül sabahı kuledeki atölyesinde bu heykel
>üzerinde  çalışmakta olan
>sanatçının öngördüğü olay
>gerçekleşerek kendi ölümüne yol
>açmıştır. Gerçek bir olaya dönüşen
>düş ürünü bir sanat eseri için bundan daha
>kusursuz bir kutsama töreni düşünülemezdi.
>
>Burada: İstisnai, şimşek
>hızıyla olup bitmiş, tarihin sonu
>denilen tek düzeliği bir anda aşıp
>geçmiş olan tek bir olayla ilgili iki alegoriden
>söz edilebilir. Hiçbir şeyin gelip kendisini
>rahatsız edemeyeceği bir dünya düzeni ya da
>olay-olmayan-olaya mahkum edilmiş bizlerin içinde
>bulunduğu duruma son verebilmiş tek olay 11
>Eylüldür.
>
>İnsan bedenleri, akıp giden zaman ve
>konuştuğumuz dile özgü tüm işlevleri
>iletişim ağı örneğinde olduğu
>gibi  bir araya getiren, bütün kafalarda zihinsel bir
>perfüzyona yol açılmış olunan bir
>aşamada, en önemsiz bir olay hatta tarihin
>kendisi bile bir tehdide dönüşmektedir.
>
>Öyleyse gerçekleşebilecek her türlü olayı
>önceden tahmin edebilecek bir güvenlik sistemi
>oluşturmak gerekmektedir.
>
>Günümüzde evrensel strateji adı altında
>inanılmaz bir önlem/tedbir ve caydırma
>stratejisi güdülmektedir. 
>Steven Spielberg'ün Azınlık Raporu/Minority
>Report başlıklı filminde böyle bir öykü
>sunulmaktadır.
>Filmde yakın bir gelecekte işlenebilecek
>suçları önceden tespit edebilen önsezilere sahip
>beyinler (precogs) aracılığıyla
>suçluyu suçu işlemeden yakalayıp, etkisiz
>hale getiren komandolar (pré-crimes) vardır.
>Buna benzeyen bir başka film de: Dead Zone'dur.
>Bu filmdeki kahraman da geçirdiği bir kaza sonucu
>insanüstü yeteneklere kavuşmakta ve öykünün
>sonunda, gelecekte savaş suçlusu
>olacağını öngördüğü bir
>politikacıyı öldürmektedir. 
>
>Irak savaşının senaryosu da bundan
>farklı değildir. Henüz
>gerçekleşmemiş bir eylem (yani
>Saddam'ın kitle imha silahlarını
>kullanma iddiası) bahane edilerek'suç' daha
>kuluçka aşamasındayken saf
>dışı edilmeye
>çalışılmaktadır. Doğal olarak
>burada sorun suçun gerçekten işlenip
>işlenemeyeceğini tespit edebilmektir.Ancak
>bunu hiçbir zaman öğrenemeyeceğiz. Önemli
>olan sanal suçun sözcüğün gerçek anlamında
>cezalandırılmış
>olmasıdır.
>
>Burada bir genelleme yapacak olursak, yalnızca
>her türlü suçu değil aynı zamanda mevcut
>düzen ya da gezegen boyutlarındaki baskı
>düzenini bozmaya yönelik her türlü programın
>sistemli bir şekilde engellenmeye
>çalışıldığını
>söyleyebiliriz.
>Günümüz politikası neredeyse bundan ibaret bir
>şey haline gelmiştir. Bugün artık
>olumlu bir politik iradeden söz edebilmek mümkün
>değildir. İktidar olumsuz anlamda bir
>caydırıcı, kamu
>sağlığını koruyucu,
>güvenliği sağlayıcı,
>bağışıklık sistemini
>kuvvetlendirici, önlem alıcı bir güçten
>başka bir şey değildir.
>Bu strateji yalnızca  geleceği değil
>aynı zamanda geçmişte
>yaşanmış olayları da
>kapsamaktadır. Örneğin 11 Eylül
>olayının neden olduğu eziklik
>Afganistan ve Irak savaşlarıyla örtbas
>edilmeye çalışılmaktadır.
>İşte bu yüzden bu savaşın
>aslında bir amaç ya da hedeften yoksun bir
>yanılgı, sanal yani
>"gerçekleşmemiş bir olay", bir tür lanet
>okuma, bir şeytan kovma biçimi olduğu
>söylenebilir.
>
>Bu savaş zaten bu yüzden bitmeyecektir çünkü bu
>lanet okuma süreci bir türlü bitmek bilmemektedir. Bu
>savaşın önlem amaçlı olduğu
>söylenmektedir - oysa geçmişi hedeflediği
>yani 11 Eylül'de gerçekleştirilmiş terör
>eyleminin o gezegen boyutlarındaki denetim
>üzerinde yaratmış olduğu etkileri
>silip, yok etmeye yönelik bir girişim olduğu
>söylenebilir.
>
>Sıfır ölü zorunluluğu üzerine
>oturtulmuş olan güvenlik saplantısı
>nedeniyle: Eylem, düşman ve ölüm dümdüz edilip,
>ortadan kaldırılmaya
>çalışılmaktadır. 
>
>Mevcut dünya düzeninin amacı kesinkes
>olaysız bir dünyada yaşanmasını
>sağlayabilmektir. Oysa bu bir anlamda tarihin de
>sonu demektir. Ne var ki bu son Fukuyama'nın
>istediği gibi demokratik bir olgunlaşmayla
>değil terörü önlemeye yönelik bir terör, her
>türlü olay olasılığını
>ortadan kaldıran bir karşı terörle
>gerçekleşeceğe benzemektedir. Güvenlik
>adı altında teröre başvuran bir sistem
>sonunda bu terörü bizzat kendine uygulamak durumunda
>kalmıştır. 
>En sonunda terörü içselleştirerek kendine
>karşı teröristçe davranan, hem vahşi
>hem de politik bir tözden yoksun, kendi halkına
>karşı düşmanca bir tavır
>sergileyen bu anti-terörist küresel sistemde
>insanı ürküten ironik bir yan vardır. 
>Acaba bu ironide  soğuk savaş ve terör
>dengesindekini anımsatan özgü bir şeyler mi
>vardır? Oysa günümüzdeki caydırma
>girişimi soğuk savaşla ilişkisiz,
>dengesini yitirmiş bir terör üzerine
>oturmaktadır. Daha doğrusu bu tüm toplumsal
>ve politik yaşantıyı kılcal
>damarlarına kadar darmadağın eden
>evrensel bir soğuk savaşa benzemektedir.
>
>İktidarın kendi kazdığı
>kuyuya düşme çabası Moskova'da yaşanan
>tiyatro baskınıyla en dramatik düzeye
>ulaşmıştır. Bu katliam
>sırasında  rehineler, teröristlerle birlikte
>öldürülmüştür. Bu olay deli dana sendromu
>yaşandığı sırada, önlem
>amacıyla, tüm sürünün yok edilme işlemine
>benzemektedir - Tanrı öteki dünyada sevgili
>kullarını hiç kuşkusuz
>diğerlerinden ayıracaktır!
>Örneğin, Stockholm sendromunun
>yaşandığı sıralarda, ölülerin
>birbirine karıştırılması
>hepsini sanal anlamda suçluya dönüştürmüştür
>(keza Azınlık Raporu adlı filmde suç
>işleyeceği öngörülen, suçlu olmayan
>'suçlunun', suçu işlemeden
>cezalandırılması ona daha sonra masum
>insan muamelesi yapılmayacağını
>göstermektedir).
>
>Durum gerçekten de böyledir zira iktidarlar
>açısından kendi halkları potansiyel
>teröristtirler. Oysa iktidarlar cezalandırma
>yöntemine başvurarak kendilerine rağmen bu
>terörle suç ortaklığı
>yapmaktadırlar. Terör ve ceza arasındaki bu
>eşdeğerlik ilkesi hepimizin iktidarın
>sanal rehinesi olduğunu göstermektedir. Buradan
>hareketle tüm iktidarların, tüm halklara
>karşı bir koalisyon
>oluşturduklarını ileri sürebiliriz -
>bunun bir ilk örneğini Irak işgali
>sırasında yaşadık çünkü bu
>işgal olayında tüm iktidarların
>rızaları az çok üstü kapalı bir
>şekilde alınmışken, dünya kamuoyu
>hiçe sayılmıştır. Dünyada bu
>savaşa karşı gerçekleştirilen
>gösteri yürüyüşlerinin ortaya koyduğu bir
>şey varsa, o da ortada olası bir
>karşı iktidarın
>varlığından çok Amerikanın
>"Realpolitique" uygulaması
>karşısında "Uluslararası toplumun"
>herhangi bir kıymeti harbiyesinin
>bulunmadığı gerçeğidir.
>
>Bundan böyle karşımızda herhangi bir
>egemenlik ya da temsil edilme sorunu olmayan eylem
>halinde saf bir güç bulunduğunu söyleyebiliriz.
>Bu tamamıyla olumsuz bir güçtür.
>Egemenliğini temsil edilme/etme üzerine oturtan,
>politik amaçlara sahip bir iktidarın dengesini
>koruyabileceğini söyleyebiliriz - en azından
>böyle bir iktidarla mücadele edebilir,
>varlığını tehlikeye sokabiliriz. 
>Oysa bu tür bir egemenlik biçiminin sona ermesi
>durumunda meydanın ölçü kavramından yoksun,
>karşısında dengeyi sağlamaya
>yönelik bir karşı gücün
>bulunmadığı, vahşi (bu doğal
>değil teknik bir vahşiliktir) bir iktidara
>kaldığı görülmektedir. 
>Böyle bir toplumunsa, tuhaf bir şekilde dönüp
>dolaşıp sonunda iktidarın ne
>olduğunu bilmeyen ilkel toplumlara benzediği
>söylenebilir. Lévi-Strauss'a göre bunlar tarihsiz
>toplumlardır. Peki ya günümüz dünya toplumu
>olarak, bizler, küresel boyutlarda kendini dayatan bu
>güçten çekinip, yeniden tarihsiz bir topluma
>dönüşürsek ne olur?
>
>Oysa küresel iktidar adlı gerçeklik demek, bu
>iktidarın sonu demektir. Öngörü ve olayları
>denetleyen bir güvenlik gücü üstüne oturan ve
>karşısına çıkan hayaletleri saf
>dışı etmekten başka bir şey
>düşünmeyen bir iktidar da bir hayalete
>dönüşmüş olup, kendisine her an zarar
>verilebilecek hassas bir varlık gibi görülebilir.
>Bu iktidar sınırsız bir sanal güce
>sahiptir. Bir başka deyişle dünya
>çapında enformatik programları üretme ve
>işleme koyma, borsalar oluşturma, haber ve
>hizmet, vs programlayabilmektedir. Oysa bu güç onun
>oyunun bir parçası olmasını
>engellemekte,  kendi iç çelişkileri ve
>boşlukları nedeniyle de ancak kendi kendinin
>rakibi olabilmektedir. 
>Gücünün doruğundaki bu iktidar herkese rezil
>olmaktadır.
>"İktidar Cehennemi" denilen şey
>sözcüğün gerçek anlamında bu türden bir
>şeydir.
>
> Olaylar temelde haberler
>aracılığıyla denetlenmektedir.
>Gündelik haberler tarihin yok olmasına hizmet
>eden en etkili tezgahtır. Ekonomi-politik
>nasıl değer yaratmaya yarayan devasa bir
>tezgahsa; haber sisteminin tamamı da gösterge
>niteliğine sahip olay üretmeye yarayan bir
>düzendir. Bu gösterge/olaylar evrensel ideoloji,
>gösteri, felaket, vs pazarında bir değere
>sahip mal örneği değiş tokuş
>edilmektedirler - özetle bu sistem
>olaysızlık üretmeye yaramaktadır.
>Buradaki haber soyutlaması, ekonomi
>alanındaki soyutlamaya benzemektedir. Bu
>soyutlama sayesinde nasıl tüm mallar kendi
>aralarında değiş tokuş
>edilebiliyorlarsa, tüm olayların da aynı
>şekilde kültürel haber pazarında
>birbirlerinin yerini alabildikleri söylenebilir.
>Sahneye konulması ve kodlanmış bir
>görüntü silsilesine indirgenmesi mümkün olmayan özgün
>bir olay yani olayı olay yapan şey bu
>yöntemle ortadan
>kaldırılmıştır. Günümüzde
>olaylar artık gerçekten  olup bitmemektedir.
>Bunun nedeni "canlı yayın" adı
>altında gerçekleştirilen üretim ve
>dağıtımdır- olaylar bu "canlı
>yayın" denilen haber adlı boşluk içinde
>kaybolup gitmektedirler. 
>Çünkü bu haber düzeni önce olayları tözlerinden
>arındırmakta, daha sonra yapay bir yer
>çekimi ortamı yaratıp onları "gerçek
>zamanlılık/eş zamanlılık"
>adlı yörüngeye oturtarak bu kez de tarihsel
>özlerini emmekte ve ardından politika-ötesi bir
>yer haline gelmiş olan haber sahnesi
>aracılığıyla seyircisine
>sunmaktadır.
>
>Olay-olmayan-olayla hiçbir şeyin olup
>bitmediği bir yerde
>karşılaşamazsınız.
>Tam tersine olay-olmayan-olayla her şeyin
>durmadan değiştiği, sonu gelmeyen bir
>güncellemeyle gerçek zamanlı kesintisiz bir
>sürekliliğin yaşandığı yerde
>karşılaşılmaktadır. Bu her
>şeyi her şeyi aynı düzeye indirgeme
>anlayışı, bu duyarsızlık,
>olayın sıfır derecesi denilebilecek bu
>pespayeliğe yol açan şey de zaten budur
>
>Bu dur durak tanımayan tırmanış,
>aynı zamanda bir tür üretim artışı
>anlamına gelmektedir - ya da buna bir tür moda
>diyebiliriz ki, modanın yaşamın
>bütünüyle ilgili kusursuz bir eskime ve (kompulsif)
>zorlayıcı değişim örneği
>olduğu  söylenebilir. Modellerin egemenliği
>altına giren bir farklılık kültürüyse
>her türlü tarihsel sürekliliğe son vermektedir.
>Olaylar tarihsellik çizgisine uygun bir şekilde
>olup bitmek yerine boşlukta art arda dönüp
>gelmektedirler. 
>Söylev ve imgelerin bu bolluğu
>karşısında savunmasız, çok
>yakında çıkabilecek bir savaş tehlikesi
>karşısındaki kadar çaresiz,
>şaşkınlıktan donup
>kalmış bir vaziyetteyiz. Bu bir yalan haber
>ya da habere boğma  sorunu değildir. FBI
>birimlerinin haberleri belli amaçlar
>doğrultusunda güdümlemeyi hedefleyen  bir Yalan
>Haber Ajansı kurmak istemeleri saflıktan
>başka bir şey değildir - bu tamamen
>yararsız bir girişimdir çünkü  yalan haberi
>doğuran şey haber bolluğu, haberin
>büyüleme gücü ve durmadan yineleniyor
>olmasıdır ki, böyle bir süreç nötron
>bombası ya da çevredeki tüm oksijeni yutan bomba
>örneklerinde olduğu gibi paramparça ve bir
>şey  algılamanın mümkün
>olmadığı bir uzamsal boşluğun
>oluşmasına yol açmaktadır. Burada
>savaş dahil her şey imgeler ve
>yorumların gerçeğin yerini alması
>sayesinde başlamadan bitmektedir. Belki de olup
>bitmekte olan olay konusunda, gerçekten sözü
>edilebilecek bir şey yoktur. Tıpkı
>acımasız bir senaryoya uygun bir
>şekilde sürdürülen ancak nasıl
>sonuçlanacağı konusunda en ufak bir fikre
>sahip olunmayan şu savaşta olduğu gibi.
>
>Olaya naklen sunulan olay görüntüleri tarafından
>kısa devre yaptırma işleminin en
>açık ve seçik şekilde görüldüğü yer
>medya evrenidir.
>Haberciler sanki olaydan önce olay yerine
>ulaşmış gibidirler.
>Bir felaket  yaşandığında
>gazeteciler ve foto muhabirleri (/kameramanlar)
>yardım ekiplerinden önce olay yerine
>ulaşmaktadırlar. Ellerinden gelse felaket
>öncesinde orada olurlar. Ancak en iyisi olayı
>yaratmak ya da olay
>kışkırtıcılığı
>yaparak taze taze sunma
>ayrıcalığına sahip olmak.
>
>Bu olay spekülatörlüğü gelişe gelişe
>sonunda Pentagon önderliğinde oluşturulan
>"Olay Borsasında" suikast ya da felakete biçilen
>değer üzerinden bir alım satım
>işlemine dönüşmüştür.     
>Bir olayın gerçekleşebileceğine
>inanıp, onun gerçekleşeceğine
>inanmayanlarla bahse tutuşuyorsunuz. Bu
>spekülasyona dayalı piyasa tıpkı soya
>ya da şeker piyasası gibi
>çalışmaktadır. Afrika'da AİDS'ten
>ölenlerin sayısı konusunda spekülasyon
>yapabileceğiniz gibi. San Andrea'daki fayın
>çökmesi konusunda da yapabilirsiniz (burada
>Pentagon'un spekülasyona dayalı bu serbest
>piyasanın öngörülerine gizli servislerinkinden
>daha çok değer verdiği söylenebilir).
>Bu açıklamalar doğrultusunda bir
>uzmanın işlediği suç konusunda
>konuşmak kolaylaşmaktadır. Bir
>olayı gerçekleştirmeden önce olayın
>değeri üzerinden bahse tutuşmaksa en uygun
>çözümdür (Bin Ladin'in 11 Eylül'den önce TWA hisse
>senetleri üzerinde bu tür bir spekülasyon
>girişiminde bulunduğu söylenmektedir).
>Bu olay insanın karısını
>öldürmeden önce onun adına bir yaşam
>sigortası yaptırmasına benzemektedir.  
>
>
>Tarihsel zaman süreci içinde ortaya çıkan
>(çıkmış olan) olayla naklen
>yayınlanan haber şeklindeki olay
>arasında çok büyük bir fark vardır.
>Gezegen düzeyinde bir denge bozukluğuna yol açan
>bu elektronik sinyal yönetimi ve piyasalarına
>uygun olay "dünya çapında" olmak ya da daha
>doğrusu dünya boyutlarına
>taşınabilen bir olay-olmayan-olay olmak
>durumundadır: Dünya Kupası, 2000
>yılı kutlamaları, Diana'nın ölümü,
>Matrix, vb şeyler.
>Bu olaylar üretilmiş olsalar da olmasalar da,
>haber ağları tarafından sessiz bir
>salgın hastalık gibi
>yönlendirilmişlerdir. Bunlar sahte
>olaylardır.
>
>François de Bernard, yaptığı
>çözümlemede Irak savaşını sinema
>kuramı ve pratiğinin birebir
>karşılığı şeklinde
>sunmaktadır. Gördüğümüz şeyler
>oturduğumuz koltuklarda sürekli
>kasılmamıza yol açmıştır. Bu
>" bir filme benzeyen bir şey" değil filmin
>ta kendisidir. Bu savaşın dekupajı
>yapılmış bir senaryosu vardır, bu
>yüzden sahneye koyma sürecinde bu metne uyulması
>bir zorunluluğa benzemektedir. 
>Oyuncu seçimi, teknik ve mali olanaklar çok titiz bir
>çalışmanın sonucudur . Bu bir
>profesyonel işidir. Bu ekip filmin
>yayınlanması ve kanallara
>dağıtım sürecine de hakimdir. Sonuç
>olarak bu işlemsel savaş devasa bir özel
>efekte, sinema bir savaş paradigmasına
>dönüşürken, bizler, bu filmin "gerçek"
>olduğunu düşünüyoruz. Oysa bu
>yansımalar sinematografik bir varlığa
>dönüşmüş savaş imgelerinden başka
>bir şey değildir.
>
>Öyleyse sanal savaş bir metafor değildir.
>Bu, gerçeklik denilen şeyin sözcüğün gerçek
>anlamında düşselleştirilmesi ,daha
>doğrusu gerçeğin derhal/anında bir
>kurmacaya dönüştürülmesidir.
>Böyle değerlendirildiğinde  gerçeğin
>bittiği yerde, sanal, onunla
>çakışması mümkün olmayan ancak ona
>neredeyse yapışık denilecek kadar
>yakın bir mesafede, bu birinciye koşut
>ikinci bir evren oluşturmaktadır.
>Zaten bu hikayede yalnızca gerçeğin
>gerçekliği değil aynı zamanda
>sinemanın sunduğu gerçeklik de önemlidir. Bu
>olayın biraz Disneyland'ı
>anımsattığı söylenebilir.
>Şöyle açıklayalım: Eğlence
>parkları sıradan yaşamı Disneyland
>türü bir eğlence parkına dönüştürme
>konusunda bir bahane işlevi görmüşlerdir -
>aslında bu parklar yaşama ait tüm
>alanların bir eğlence parkına
>benzetilmeye
>çalışıldığını bir
>şekilde gizlemeye
>çalışmaktadırlar.
>
>Sinema için de benzer şeyler söylenebilir.
>Günümüzde karşımıza sinema olarak
>konulan şey,  söz gelişi toplumsal ve
>politik yaşamdan, manzaraya, savaşa, vs
>kadar hemen her şeyi ele geçirmiş olan bir
>sinematografik biçimin somut alegorisinden başka
>bir şey değildir - buna yaşamın
>bütünüyle senaryolaştırılmış
>biçimi de diyebilirsiniz.
>Sinema hiç kuşkusuz bu yüzden giderek sinema olma
>özelliğini yitirmektedir çünkü gerçeğin
>yerini almaya çalışmaktadır. Gerçek
>giderek sinemayı yok ederken; sinema da giderek
>gerçeği yok etmektedir. Bu olay her ikisinin de
>özgünlüklerini yitirmelerine yol açan bir tür
>karşılıklı kan alış
>verişi işlemine benzemektedir. 
>Tarihi bir filme benzetecek olursak -ki, tarihin bize
>rağmen bir filme dönüşmüş olduğunu
>söyleyebiliriz-, bu durumda habere ait
>gerçekliğin, tarih adlı filmin ses-görüntü
>eşleştirme (post-senkronizasyon), dublaj,
>altyazı gibi işlemlerinden ibaret bir
>şey olduğunu söyleyebiliriz.
>
>Federal Almanya Cumhuriyeti merhum Demokratik
>Almanya'ya özgü toplumsal yaşantı ve dekorun
>yeniden yaratılıp, sahneye
>konulacağı bir eğlence parkı
>inşa edecek (bir "nostalji" biçimi olarak
>"ostalji= Doğu Bloku yaşantısına
>duyulan özlem"!). Öyleyse henüz tamamıyla ortadan
>kalkmamış bir toplumun canlı canlı
>bir anıta dönüştürülmeye
>çalışıldığı
>söylenebilir.
>
>Aktüaliteyle iç içe girmekle yetinmeyen
>simülakrın, "Gerçeğin" yakın bir
>gelecekte hem şimdiki zaman dilimi hem de tarihi
>dışlayıp yalnızca "gerçek
>zamanlı" (yani naklen yayın/canlı
>yayına benzeyebileceği) türünden bir izlenim
>bıraktığı da söylenebilir.
>
>Bu durumda tarih bizler için, doğal olarak
>yeniden nostaljik bir nesneye dönüşmekte ve
>herkes tarih, tarihe yeniden
>saygınlığını kazandırma
>(rehabilitasyon), anı alanları
>oluşturma sevgisiyle yanıp tutuşmaya
>başlamaktadır - sanki bir yandan tarihin
>sonunu yaşarken diğer yandan onu ayakta
>tutmaya çalışır gibiyiz.
>
>Tarihse amaçlarının ötesine geçmiş
>gibidir. Bir zamanlar tarihsel olayın da bir
>tanımı vardı. Devrimse tarihsel bir
>olay modeliydi.Olay ve tarih kavramları bize o
>günlerden miras kalmıştır. Tarihsel
>olayı, sürüp giden bir zaman sürecinin önemli
>aşamalarından biri gibi çözümleyebilmek
>mümkündü. Zamansal sürecin kesintiye
>uğramasıysa bütünsel bir diyalektiğin
>parçası olarak algılanmaktaydı. 
>
>Her türlü ideolojiyi dışlayan, yalnızca
>sinyallerin dolanımı ve onların
>dolandığı ağlara önem veren bir
>dünya düzeninin kendini dayatmasıyla bu süreç
>sona ermiştir. Bu genel dolanım düzeni
>içinde tarihsel açıdan onun atası
>sayılabilecek Aydınlanma çağına
>ait tüm amaç ve değerlerin yok oluşuna
>tanık olunmaktadır. Zira modernleşme
>bir düşünce, bir ideal ve bir düşgücüne
>sahipti. Oysa azgın bir maddi gelişme
>süreciyle birlikte hepsi ortadan kaybolup gitti. 
>Tarih konusunda da gerçeklik konusunda söylenenlere
>benzeyen şeyler söylenebilir. Bir zamanlar bir
>gerçeklik ilkesi vardı. Sonra bu ilke ortadan
>kalkıp, gerçeklik kendisini belirleyen ilkenin
>elinden kurtulunca, şuurunu yitirmiş bir
>halde oradan oraya yalpalamaya başladı.
>Logaritmik bir şekilde gelişip ilkesiz,
>başı sonu olmayan ancak
>olasılıkların hepsini  yaşama
>geçirmeye çalışan,  bütünsel bir
>gerçekliğe dönüştü. Ürettiği
>ütopyayı yok eden bu gerçeklik ilkesini, öldükten
>sonra yaşayamaya devam eden bir şey gibi
>görebiliriz.
>
>Oysa tarihin sonu demek tarihin son sözünü
>söylemiş olduğu anlamına gelmemektedir.
>Zira bu sonsuza dek programlanmış
>olduğu sanılan olmayan-olay düzeninde
>karşımıza bir başka olay tipinin
>çıktığı görülmektedir. 
>Bunlar tarihe özgü terimlerle açıklanması
>mümkün olmayan, tarihsel nedenlerle ilişkisiz,
>öngörülemeyen, bunalıma yol açan olaylardır
>- bunlar sanki kendi temsil ettikleri şeyleri
>hatta kendi simülakrlarını yok etmeye
>çalışan olaylara benzemektedirler   
>Bunlar medyanın oluşturduğu, şu
>insanı canından bezdiren aktüalite
>akışını devre dışı
>bırakan ancak tarihin yeniden ortaya
>çıkmasına ya da (11 Eylül konusunda
>söylendiği gibi) sanal evrenin içinden bir
>gerçeğin çıkmasına yol açamayan
>olaylardır. Bunlar tarihi değil, tarih-ötesi
>olaylardır çünkü tarihe son vermiş bir
>sistemde olup bitmektedirler. Bunlar bu sisteme özgü
>ani içsel sarsıntılara  benzemektedirler.
>Bu şekilde ortaya çıktıklarındaysa
>bilinçli bir düzensizlikten çok mutlak bir
>kargaşaya yol açan Kötülük adlı güçten
>esinlenmiş olaylara benzemektedirler.
>Tuhaflıkları nedeniyle bu olayları
>açıklayabilmek mümkün değildir. Ölçüsüz bir
>şekilde dört bir yana tehlikeli bir şekilde
>yayılmış bir sistem kadar
>ölçüsüzdürler. 
>
>Yeni Dünya Düzeninde devrimler sona ermiştir.
>Bundan böyle içsel sarsıntılardan söz etmek
>gerekecektir. 
>Kusursuz bir şekilde çalışan bir
>mekanizma gibi, kusursuz bir sistemde de
>bunalımlardan söz edilemez. Olsa olsa
>işlevsel bozukluklar, boşluklar,
>eksiklikler, damar genişlemelerinden söz
>edilebilir.
>Bu arada olayla kazanın aynı şey
>olmadığını bilmek gerekiyor.
>Kaza bir semptom, geçici bir işlevsel bozukluk,
>(doğal ya da) teknik öngörülebilir anormal bir
>durum olup, güncel risk ve öngörü politikası
>tümüyle onun üstüne kuruludur. 
>
>Oysa olay işlevsiz kılma özelliğine
>sahip , anormal bir şeydir zira
>ulaşabileceği en üst nokta, en kusursuz
>aşamaya ulaşmış bir sistemde içsel
>olumsuzluk ve ölümü yeniden  devreye sokabilmektedir.
>Olay, böyle bir gücün kendine karşı  bir
>güce dönüşmesine yol açan bir yöntemdir. Burada
>sanki sistemin tamamı gücünü oluşturan
>unsurların yanı sıra, gelip kendini alt
>üst edecek bir kötülük meleğini gizlice besleyip
>büyütüyor gibidir.
>İşte bu anlamda olayı bir kaza gibi
>öngörebilmek mümkün değildir zira hiçbir
>olasılık oyunu içine sokulamamaktadır. 
>
>Marx'ın devrim ve komünizmin hayaleti
>sayılabilecek şey konusunda
>yaptığı çözümlemeyle güncel durum
>arasında belli benzerlikler vardır. Marx,
>proletaryanın kapitalizme son verecek tarihi
>aktör olduğunu söylüyordu - bir anlamda onu
>kapitalin kötülük meleği gibi görüyordu çünkü
>kapitalizmin, proletaryanın yükselişiyle
>birlikte, kendini yok edecek içsel virüsü
>yaratmış olduğunu düşünüyordu.
>Oysa komünizmin hayaletiyle terörizminki arasında
>radikal bir fark vardır. Zira kapitalizm,
>bünyesinde barındırdığı
>çözme/bölme özelliğine sahip mayayı gizli
>bir düşmana, sınıfsal anlamda bir
>rakibe dönüştürüp, sonra da ticari sömürünün
>ötesinde bir noktaya taşıma becerisi
>göstererek, bu tarihi devinimi kapitalin daha
>gelişmiş bir üst aşamasında 
>yeniden bir araya getirici güç olarak kullanmayı
>bilmiştir.
>
>Kapitalizmden çok daha kesin sonuçlar elde etmeye
>çalışan terörizm ise tarihi boyuttan yoksun,
>kendisiyle uzlaşma olanağı bulunmayan
>bir düşmandır. Sınıf mücadelesi
>denilen şey tarihsel olaylara yol
>açmışken, terörizm denilen şey
>başka tip olaylara neden olmaktadır.
>Küresel güç (bu gücü kapitalizm olarak nitelendirmek
>pek doğru değildir) günümüzde artık
>yalnızca kendi kendisiyle boğuşmak
>durumundadır. Bundan böyle bu güce komünizmin
>hayaleti değil kendi hayaleti kafa
>tutacaktır.
>Devrimlerin (ve daha genelinde tarihin) sona ermesi,
>dünya çapındaki bu güç açısından
>kesinlikle bir zafer olarak değerlendirilemez. 
>Bu zaferden çok onun sonunu haber veren yazgısal
>bir  işarete  benzemektedir. 
>
>Tarihse, bizim ortaya attığımız
>iddialardan biri olup, onu olabilecek en yoğun
>şekliyle yaşadık. 
>Oysa değişim için minimal
>yoğunlaşma yeterlidir - değişim
>süreci içinde her şey peş peşe ortaya
>çıkmakta ve sırayla birbirinin yerine
>geçmekte ve bu hızlı akış sonunda,
>sanki hiçbir kıpırdamanın
>görülmediği bir tür durağanlığa
>yol açmaktadır: Örneğin şu aktüalite
>girdabına saplanan izleyici sanki hiçbir
>şeyin değişmediği gibi bir
>izlenime kapılmaktadır.
>
>Her türlü akım, ağ değiş
>tokuşunun genelleştirildiği evrensel
>bir iletişim sürecinde, bizim tehlike
>sınırını çoktan
>aşmış olduğumuz bu değiş
>tokuş biçiminin, artık gelişme içerikli
>basit bir bunalım olmaktan çıkarak bir
>felaket, ani bir içe göçmeye benzediği ve kendi
>kendini yadsıdığı bir noktaya
>geldiği söylenebilir. Bütün bunları:
>(tıpkı haber miktarındaki
>aşırı bollaşmanın bilgi
>düzeyinde bir düşüşe yol açması gibi)
>gerçeklik kat sayısındaki bir azalma
>eğilimi olarak adlandırabiliriz.
>
>Her şeyin her şeyle değiş
>tokuş edilebildiği bir dünyada değerin
>hiçbir anlam ifade etmediği söylenebilir. 
>Küreselleşme kusursuz bir düzene benzedikçe tüm
>çelişkilere bir son verebileceğini
>sanmıştı - oysa bu gıyabında
>konuşulan düzende her şey bir sonuç elde
>edilemeyen  denkleme ait eşdeğer birimlere
>benzemektedir. 
>Bundan böyle diyalektik, sentezle sonuçlanan tez ve
>antitez oyunu sona ermiştir. Tüm çelişkiler
>aynı düzeye indirgendiğinde 
>karşıt terimler birbirlerini
>karşılıklı olarak çürütmeye
>başlamışlardır. Oysa bu
>karşılıklı çürütme
>olayının sonsuza dek sürüp gideceği
>düşünülemez zira her türlü diyalektik
>çözümlemenin ortadan kalktığı bir
>dönemde aşırı uçların
>tırmanışa geçtiği görülmektedir
>
>("In progress") Sürekli gelişen bir tarih
>anlayışı, yönlendirici bir şema,
>ya da işlerin bunalımlar
>aracılığıyla  götürülmesi
>artık mümkün değildir. Ne akılcı
>bir süreklilik ne de çelişkileri çözümleyebilecek
>bir diyalektik vardır. Yalnızca
>aşırı uçların
>paylaşımından söz edilebilir.
>
>Evrenseli ezip, yok eden bu küresel güçle tarihsel
>mantığı dümdüz eden şu baş
>döndürücü değişim hızını bir
>kenara koyacak olursak geriye sanal bir tanrısal
>güçle ona vahşice karşı koyanlardan
>başka bir şey kalmamaktadır.
>Küresel güç ve terörizm
>karşıtlığı bu türden bir
>şeydir - Amerikan hegemonyası ve İslâmi
>terör arasındaki güncel
>karşılaştırma, bu küresel güçle
>onun küreselliğini reddedenler arasındaki
>düellonun yalnızca küçük bir
>parçasıdır. 
>
>Bu karşıt güçler arasında bir
>uzlaşma olasılığı yoktur
>çünkü karşıt güçler arasında asla
>barış olmadığı gibi, bir
>gücün bütün dünyayı egemenliği altına
>alabilmesi de mümkün değildir.
>Vahşice direnen bir düşünceyle bir
>barış olasılığı yoktur.
>Bu bağlamda olayların sona ermesi de söz
>konusu olamaz. Olsa olsa geçici bir süreyle
>durdurulabileceği ve bir gün aniden yeniden
>başlatılabilecekleri söylenebilir. 
>Bu hiç yoktan iyidir çünkü yok edilemeyen İyilik
>İmparatorluğu bu yolla sürekli
>başarısızlığa
>uğratılmaktadır.
>
>Olayın kesin bir tanımını yapmak
>ve düş gücü üzerindeki etkilerini belirlemek
>gerekmektedir. Bütün boyutlarıyla ele
>alındığında, olay, paradoksal bir
>şekilde ürkütücü bir tuhaflığa sahiptir
>çünkü olay beklenmeyen ve gerçekleşmesi
>olanaksız bir şeyin aniden ortaya
>çıkmasıdır- olay öylesine
>alışkın olunan bir şeydir ki,
>sanki (yazgısal anlamda) önceden
>tasarlanmış, bu yüzden de
>gerçekleşmesini engellemenin mümkün
>olmadığı  ürkütücü bir
>sıradanlığa sahiptir.
>Olayda başka bir gezegene özgü, yazgısal,
>hiçbir gücün engellemeyeceği bir takım
>özellikler vardır.
>
>İşte bu anlamda olay karmaşık ve
>çelişkili bir şey olup, düşgücünü çok
>derinden etkileyebilmektedir. Olay bir yandan
>şeylerin akış sürecine müdahale
>ederken, bir yandan da insanın
>ağzını açık bırakan bir
>kolaylıkla gerçeğin bir parçası haline
>gelebilmektedir.   
> 
>Bergson Birinci Dünya Savaşını bu
>şekilde açıklamaktadır. Savaş
>çıkmadan önce savaşın hem
>çıkabileceği hem de çıkabilmesinin
>olanaksız olduğu söylenmiştir (bu
>açıdan Irak Savaşıyla tam bir benzerlik
>göstermektedir). Bergson bu kadar müthiş bir
>olasılığın soyuttan somuta,
>sanaldan gerçeğe bu kadar kolay bir şekilde
>geçebilmesi karşısında hayretler içinde
>kalmaktadır.
>11 Eylül olayı gerçekleştiği
>sırada açıkça belli etmeden yaşanan
>coşku ve dehşet karışımı
>atmosferde de benzer bir paradoks vardır.
>İmkansız bir olayın
>gerçekleştiği bir durumda insan böyle bir
>duyguya kapılabilmektedir.
>
>Çünkü genelde şeylerin gerçekleştirilmeden
>önce zihinsel açıdan kabul edilmesi
>gerekmektedir. Mantıksal ve kronolojik düzen bunu
>zorunlu kılmaktadır. Ancak böyle
>olduğunda sözcüğün gerçek anlamında bir
>olaydan söz edebilmek güçleşmektedir.
>Irak savaşı böyle bir olaydır.
>Savaş öncesi o kadar uzun ve
>ayrıntılı bir şekilde
>programlanmıştır ki, daha
>başlamadan tüm olasılık hesapları
>tüketilmiştir. Herkesin her an olabileceğine
>inandığı bir savaşın
>olmasına gerek yoktu. Çünkü bir olay olma
>özelliğini yitirmişti. Irak olayında 11
>Eylül'deki radikal olayın yol
>açtığı ve Kant'ın sözünü
>ettiği anlamda hayranlık uyandıran o
>coşku ve ürkütücülükten eser yoktur. Savaş
>adlı bu "olay olmayan-olay" insanda bir
>kandırılmışlık duygusu ve
>mide bulantısından başka bir şeye
>yol açmamaktadır.
>
>Tam da bu noktada devreye, Bergson'da izlerine
>rastladığımız, olay
>metafiziği denilen şeyin sokulması
>gerekmektedir.
>Bergson, büyük bir yapıt yoktan var olabilir mi
>sorusuna: Hayır, bu mümkün değil, büyük bir
>yapıttan söz edebilmek için önce
>somutlaştırılması gerekir
>yanıtını verdikten sonra: Yetenekli bir
>insan ya da bir deha aniden ortaya çıkıp bir
>eser tasarlayıp, yarattığında bu
>gerçek bir yapıt olarak algılanabilir ve
>ancak o zaman geriye dönük olarak büyük bir
>yapıttan söz edilebilir  demektedir.
>Olaya bu mantıkla
>yaklaştığımızda, bir anlamda,
>olayın öngörülmesinin mümkün olmayıp, yoktan
>var edildiğini ve ancak bir tasarı
>aşamasından sonra gerçekleştirilmesinin
>mümkün olabildiği söylenebilir. Zamansal paradoks
>bu türden bir şeydir. Bu zamansal tersine
>çevrilme özelliği bir olaya olay denilmesini
>sağlamaktadır.
>Genelde düşünce biçimimiz imkansızdan,
>mümküne sonra da gerçeğe doğru yükselen bir
>hattı izlemektedir. Gerçek bir olayda gerçek ve
>olası aynı anda algılanmak ve
>düşgücü de aynı zaman dilimi içinde devreye
>girmek durumundadır. Bu gerçek
>zamanlılık denilen şeyin sahip
>olmadığı bir zamansal derinliğe
>sahip, tanık olunan olayın olup bittiği
>zaman dilimi için geçerli olan bir özelliktir.
>Çünkü gerçek zamanlı sunum zamana ve olaya
>karşı bir tür saldırı olarak
>yorumlanabilir. Sanal görüntünün anındalık
>özelliği ve modellerin gerçeğin yerini
>aldıkları bir ortamda zamanın
>psikolojik boyutuyla olayın başı ve
>sonu denilen şey elimizden alınmaktadır
>- canlı olarak sunulamayan zaman dilimi(banttan
>yayın gibi) gerçek zamana (canlı
>yayına) oranla, bir anlamda kayıp zaman
>olarak nitelendirilmektedir.
>
>Dünya üzerindeki bütün bilgi ve haber
>ağlarının aynı anda güncel olaylar
>üzerinde yoğunlaştığını
>düşündüğünüzde, zamanı olabilecek en
>küçük birimine yani: An'a indirgeyebilmek mümkün
>olmaktadır - ki, bu artık bizim
>yaşamakta olduğumuz (şimdiki zamana ait
>)bir An değil tüm gerçekliğiyle
>canlandırılan, tamamıyla
>soyutlanmış bir zaman dilimidir-. Böyle bir
>"An", aniden ortaya çıkan her türlü olay ve ölüm
>olasılığının önüne
>geçmiştir.
>
>İletişim, haber ve şu bitip tükenmek
>bilmeyen karşılıklı etkileşim
>alanına özgü "gerçek
>zamanlılık"(eş zamanlılık)
>denilen şey, zaman ve olay denildiğinde akla
>gelebilecek en kusursuz ikna aracıdır.
>
>Her şeyin eş zamanlı bir şekilde
>olup bittiği ekran üzerinde, birkaç
>tıklamayla gerçekleştirilen dijital müdahale
>sayesinde, insana mantıklı görünen her
>şey sanal düzeyde mümkün olmaktadır - tabii
>bu da olayların gerçekten olup bitme
>olasılığını ortadan
>kaldırmaktadır.    
>Elektronik ve sibernetik sayesinde tüm arzular, tüm
>özdeşleştirme oyunları ve interaktif
>olasılaştırma süreçlerini programlamak
>ve kendi kendilerini programlamalarını
>sağlamak mümkündür. Her şeyi anında
>gerçekleştirme olanağı sıra
>dışı/özgün olayların ortaya
>çıkmasını engellemektedir.
>Haber ya da eş zamanlı sunuma (gerçek
>zamana) özgü şiddet bu türden bir şeydir.
>
>Gerçek Zamanlı sunum gelecek ve geçmiş
>adlı zamansal boyutların yanı sıra
>tarihsel zaman ve gerçek olayın da ortadan
>kalkmasına yol açmaktadır. Örneğin:
>Shoah, 2000 Yılı gibi. Bunlar hiç var
>olmamış, hiç var olamayacak olaylardır.
>Gerçek zamanlı sunum, haberler içinde yer alan ve
>bir olayın hemen o an, imge olarak sunumundan
>başka bir şey olmayan gerçek olayı bile
>yok etmektedir.
>Haber/olay bize bir anlamda gerçekten o anda bir olay
>oluyormuş illüzyonu sunmaktadır- bu
>aslında gerçek olayı ortadan kaldıran,
>canlı yayın aracılığıyla
>aktarılan medyatik bir dünya illüzyonudur.
>
>Bu noktadan hareketle izlediğimiz tüm görüntüler:
>olayın gerçekliğinden kuşku
>duyulması ve haber dünyasını suçlama
>gibi bir sorunsala yol açmaktadırlar.
>Haber dünyası olaysal akış konusunda
>hem suçlayan hem de suçlanan taraf olduğu andan
>itibaren haber de bir olay yaratma sürecine
>dönüşmüştür.
>Olay-haberin yerini sunulan-haber almış
>gibidir.
>
>Olayın tarihselliği, izleyici üzerinde
>bıraktığı psikolojik etkinin
>süresi, olayı yorumlama ve değerlendirme
>konusunda harcanan öznel zamanla, gerçekliğe özgü
>nesnel zaman sunulan habere özgü eş
>zamanlılık tarafından işleme tabi
>tutulmaktadır.
>
>Bir zamanlar bir tarih, bilim, iktidar öznesi olduysa
>bile bütün bunların günümüzde, dünyayı
>sunduğu haberler aracılığıyla
>yeniden yaratıp mesafeyle mesafe duygusunu
>ortadan kaldıran medyaya özgü gerçek zamanlı
>sunum tarafından yok edildikleri söylenebilir.
>
>Olay yaşanmadan önce bir olay
>olasılığı yoktur.
>Olay yaşandıktan sonraysa iş işten
>geçmiş demektir.
>Bu yüzden olayın yeniden
>canlandırılmış biçimini
>sunmanın bir anlamı yoktur çünkü olayın
>kendisini sunabilmek imkansızdır.
>Örneğin 11 Eylül olayı önce
>gerçekleşmiş ve ardından
>olasılıklarla, nedenler üretilmiştir.
>Bütün söylevler onu açıklamaya
>çalışmıştır. Oysa olayın
>öngörülmesi ne kadar imkansızsa, yeniden
>canlandırılması da o kadar
>olanaksızdır. Keza CIA uzmanları
>saldırının gerçekleşmesinden önce
>konuyla ilgili bütün bilgilere sahip olmakla birlikte
>böyle bir olasılığa
>inanmamışlardır. Çünkü bu
>düşgücünün sınırlarını
>aşıp geçen bir şeydi. Bu türden olaylar
>her zaman düşgücünün
>sınırlarını aşıp
>geçmiştir. Böyle bir olay akla gelebilecek tüm
>olası nedenlerin ötesine geçmektedir ( Svevo'ya
>inanmak gerekirse bu nedenler dünyayı kendine
>haline bırakmak istemeyen bir yanlış
>anlamanın ürünüdür).
>
>Bu durumda haber tarafından sunulan
>olay-olmayan-olayın ötesine geçerek, ona
>karşı direnen şeyin ne olduğunu
>tespit etmek gerekmektedir. Bir şekilde olaydaki
>"geçer akçe" tespit edilmelidir. Olayı etkisiz
>hale getirmekten başka bir şey yapmayan tüm
>yorum ve sahneye koyma biçimlerinin nesnel bir
>çözümlemesi yapılmalıdır.  
>Yalnızca haber niteliğinden
>arındırılmış olayların
>(bizim de katkımızla) düşgücümüzü
>inanılmaz bir şekilde harekete
>geçirebildikleri söylenebilir. Yalnızca bu
>olayların "gerçek" olarak kabul edildikleri çünkü
>onları doğrulayacak bir şey ya da
>birilerinin olmadığı söylenebilir. Bu
>yüzden de düşgücümüz onlara karşı
>hiçbir şekilde direnmemektedir.
>
>Habere doymak bilmeyen insanlar olduğumuz için
>yaşadığımız düş
>kırıklığının da bir
>sınırı yok zira iletişim
>araçlarının gücüne oranla sunulan haberin
>düzeyi insanı umutsuzluğa sürükleyecek kadar
>zayıftır. Bu orantısızlıksa
>en sıradan olay ya da felaketin değerini
>hızla düşürüp, yok eden bir zorunluluğa
>yol açmaktadır.
>Kalabalıkları şu ya da bu nedenle
>(Diana'nın ölümü, Dünya Kupası,vs)
>peşinden sürükleyip götüren
>bulaşıcı duygusallığın
>başka bir nedeni yoktur. Bu bir röntgencilik ya
>da psikolojik rahatlama olayı değildir.
>Bu ahlaksız bir duruma karşı gösterilen
>doğal tepkidir çünkü aşırı
>miktarda haber gerçek olayda bir benzeriyle
>karşılaşmadığımız
>ahlaksızca bir duruma yol açmaktadır.
>İnsan otomatik olarak yaşamı
>inanılmaz bir şekilde
>sıradanlaştıran haber
>programlarının, bu
>sıradanlığa bir son verecek muazzam,
>baştan çıkartıcı bir haber
>vermesini arzulamaktadır. İnsan kendini bu
>anlam diktatörlüğüyle nedenler adlı
>zorunluluğun elinden kurtarıp, akıl
>havsalaya sığmayacak türden olaylar
>düşlemektedir. 
>Çünkü biz aynı zamanda aşırı anlam
>bolluğuyla, kusursuz bir
>anlamsızlığın yol
>açtığı bir korku düzeni içinde
>yaşıyoruz.
>Toplumsal ve kişisel yaşantının
>sıradanlığı içinde bu
>abartılı olaylar Lévi-Strauss'a göre dil
>düzeyindeki abartılı gösterenin
>eşdeğerlisidir. Çünkü dile simgesel bir
>işlev kazandıran şey gösterenleridir.
>
>Olay arzusuyla olay-olmayan-olay arzusu: Bunlar her
>biri diğeri kadar güçlü ve aynı andalık
>özelliği taşıyan iki içtepidir.
>O coşku ve dehşet
>karışımı atmosferle  belli
>edilmemeye çalışılan heyecan ve
>pişmanlığın nedeni de zaten budur.
>Bizi peşinden koşturan bu heyecanın
>kökenindeyse ölümün kendisinden çok olayın
>öngörülememe özelliği vardır.
>İleri sürülen bütün kanıtlar kesinlikle, bu
>açıklanamaz olay ve şeylere özgü düzenlerin
>tümünü allak bullak etme arzusunu gizlemeye
>çalışmaktadırlar.
>İyilik ve Kötülük arasındaki güç dengesinin,
>gizli bir oyun kuralı gereği tamamıyla
>rastlantısal denilebilecek bir olay (doğal
>felaket örneklerinde olduğu gibi) şeklinde
>aniden ortaya çıkan Kötülük tarafından
>yeniden oluşturulmasını öngören
>günahkarca bir arzu.
>
>Ahlaki bir içeriğe sahip tüm
>protestolarımızla, Kötülüğün, bu her
>şeyi otomatik bir şekilde tersine çevirme
>gücünün, ahlaksızlık olarak
>nitelendirilebilecek büyüleyiciliği arasında
>doğru bir orantı vardır.
>
>Diana'nın "gösteri toplumunun" kurbanı,
>bizimse bu ölümün pasif röntgencileri olduğumuz
>söylenmektedir. Oysa bu olay
>sanıldığından çok daha
>karmaşık bir dramatik yapıya sahiptir.
>Diana bile (teşhirciliğe özgü terimlerle) bu
>kolektif çaba ürünü senaryonun suç
>ortağıdır. Medyanın da çanak
>tutmasıyla, bu olayda, kitleler kamusal
>yaşamla Lady Di'nin özel yaşamının
>gerçek bir reality-show'a dönüşmesinde
>doğrudan bir rol oynamışlardır.
>Burada paparazziler, bu ölümcül
>karşılıklı-etkileşim sürecini
>medyayla birlikte yönlendirirken, sergilediğimiz
>arzunun yoğunluğu iletişim
>araçları için bir tür uyarıcı görevi
>yapmıştır - biz aynı zamanda hem
>izleyici kitlesi hem de iletim aracı, hem iletim
>hem de elektrik ağının ta kendisiyiz.
>Oyuncu ve seyirci ayrımının ortadan
>kalktığı bu evrende herkes aynı
>gerçekliğin, aynı sorumluluk çarkı ve
>yazgının ayrılmaz bir parçası
>haline gelmiş durumdadır. Bu kolektif
>arzunun ta kendisidir.Burada da Stockholm sendromuna
>yakın bir noktada bulunduğumuz yani
>haberlerin rehinesi olduğumuz ancak bu rehin alma
>eylemini gizlice onayladığımız
>söylenebilir  
>    
>Sıra dışı bir olaya tanık
>olmayı ne kadar yoğun bir şekilde
>arzuluyorsak; bizi yaşamdan soğutan ve
>tahammülü güç bir durum olan olaysız bir dünyada
>yaşamayı, düzenin bozulmaması ve hiçbir
>şeyin yerinden
>kımıldamamasını da o ölçüde
>arzuluyoruz - bunun doğal uzantısı:
>coşku ve dehşet gibi çelişkili duygular
>ve ani iç sarsıntılarıdır.
>Bu yüzden de iki çözümleme tipine başvurmak
>gerekmektedir. Bunların biri sıra
>dışı olayın inanılmaz
>yanlarıyla ilgilenirken, diğeri onu
>sıradanlaştırmaya
>çalışacaktır. Biri Ortodoks
>diğeriyse paradoksal bir düşünceye
>benzeyecektir. Bu ikisi arasına eleştirel
>düşünceyi sokabilmek olanaksızdır.
>
>Biz istesek de istemesek durum giderek daha tehlikeli
>bir hal almaktadır. Bunun kötülüğün bir
>sonucu olduğunu düşündüğümüz takdirde-
>zira kötülük tüm uzlaşma
>olasılıklarının ortadan kalkarak
>yerini aşırı uçlar arasında bir
>çatışmaya bırakmak demektir- bu durumun
>bilincine varmak ve onunla mücadele etmek
>gerekmektedir.
>
>Bu iki seçenekten birini tercih edemeyiz.
>Olay ve olay-olmayan-olay bizi aynı anda hem bir
>mıknatıs gibi kendilerine çekiyor hem de
>midemizi bulandırıyorlar. Tıpkı
>Hannah Arendt'a göre  gerçekleştirdiğimiz
>her eylemde karşımıza öngörülemeyecek
>ve karşılık verilemeyecek türden bir
>şeylerin çıkması gibi.
>
>Ancak günümüz dünyası (karşılık
>verilemeyen=) tek yönlü bir sanal gelişmenin
>egemenliği altındadır. Bütün
>dünyayı denetleyebilen ve teknoloji
>aracılığıyla her yere
>ulaşabilen bu gelişmenin yanı
>sıra, bir tedbir alma zorbalığı ve
>kusursuz güvenlik tekniklerini bir kenara
>koyduğumuzda geriye öngörülemeyenle olayın
>ortaya çıkma olasılığından
>başka bir şey kalmamaktadır.
>Mallarmé bir zamanlar: Günün birinde kusursuz bir zar
>atma tekniği geliştirip, istediğiniz
>sayıları atabilirsiniz ancak
>rastlantıya bir son veremezsiniz demişti.
>Bir başka deyişle rastlantıya son
>verebilecek kusursuz bir zar atışı söz
>konusu olmadığından, sanal
>programlamanın olaylara asla bir son
>veremeyeceği düşünülebilir.
>Elinden kaçmanın mümkün olmadığı
>bir olaydan kaçıp kurtulmamızı
>sağlayacak kusursuz bir teknik ve tedbir
>aşamasına asla
>ulaşılamayacaktır.
>Küresel düzenin ürkütücü monotonluğuna
>karşın, insanı ürkütecek cinsten
>olayların gerçekleşme şansı her
>zaman vardır. 
>
>Bu durumun en güzel metaforu, hiçbir şeyin olup
>bitmeyeceğini kaydetmek, olay-olmayan-olayın
>filmini çekmek amacıyla kamerasını 2001
>Eylül ayı boyunca Manhattan yarım
>adasının karşısına
>yerleştiren şu video
>sanatçısıdır.
>Hiçbir şeyin olup bitmeyeceğine
>inandığı bir sırada İkiz
>Kulelerle birlikte sıradanlığın da
>darman duman oluşuna tanık olmuştur.   
>                                
>
>                                                      
>                                                      
>  Jean BAUDRİLLARD
>
>                      							                 Çeviri:
>Oğuz ADANIR
>
>
>
>
>	
>		
>__________________________________
>Do you Yahoo!?
>Friends.  Fun.  Try the all-new Yahoo! Messenger.
>http://messenger.yahoo.com/ 
>
>_______________________________________________
>Discussion mailing list
>Discussion@lists.cstgroup.org
>http://lists.cstgroup.org/cgi-bin/mailman/listinfo/discussion
>
>  
>