[Discussion] baudrillard in izmir konusmasi
murat goc
muratgoc@yahoo.com
Sat, 29 May 2004 17:33:26 -0700 (PDT)
degerli hocalarim
ilgileneceginizi yada kacirmis olabileceginizi
dusunerek baudrillard in gectigimiz ay icinde izmir de
yaptigi konusmanin metnini iletiyorum. umarim sorunsuz
bir sekilde ulastirabilirim.
muratgoc
BAUDRİLLARDIN İZMİRDE YAPTIĞI
KONUŞMANIN METNİ
SANAL EVREN VE HABER DÜNYASI
Kafanızda iki imge canlandırın.
Bunlardan biri: İkiz Kulelerin önünde bir
yerlerdeki sıralardan birinde, dizleri üzerindeki
evrak çantasına yapışmış
vaziyette oturan, bronzdan bir heykel ya da şu
Pompei harabelerinde bulunan kavrulmuş insan
bedenlerinden birini andıran ve çökmüş
kulelerden yağan toz toprağın
altında kalmış teknokratın
görüntüsü olsun. Bu teknokrat görüntüsü sanki
öngörülemeyen bir felakete uğrayan dünya
çapındaki bir gücün dokunaklı bir sureti,
bir tür bu olaya imzasını basan bir
görüntüdür.
Diğer imgeyse şöyledir: İkiz kulelerden
birindeki atölyesinde bir sanatçı., kulelerin
önündeki meydana dikilmek üzere, bedeni oklarla
delinmiş bir Aziz Sebastien heykelinin modern
versiyonunu andıran bir yapıt üzerinde
çalışmaktadır. Model olarak kendi
bedenini almış olup, bu bedenin içinden
uçaklar geçmektedir.
11 Eylül sabahı kuledeki atölyesinde bu heykel
üzerinde çalışmakta olan
sanatçının öngördüğü olay
gerçekleşerek kendi ölümüne yol
açmıştır. Gerçek bir olaya dönüşen
düş ürünü bir sanat eseri için bundan daha
kusursuz bir kutsama töreni düşünülemezdi.
Burada: İstisnai, şimşek
hızıyla olup bitmiş, tarihin sonu
denilen tek düzeliği bir anda aşıp
geçmiş olan tek bir olayla ilgili iki alegoriden
söz edilebilir. Hiçbir şeyin gelip kendisini
rahatsız edemeyeceği bir dünya düzeni ya da
olay-olmayan-olaya mahkum edilmiş bizlerin içinde
bulunduğu duruma son verebilmiş tek olay 11
Eylüldür.
İnsan bedenleri, akıp giden zaman ve
konuştuğumuz dile özgü tüm işlevleri
iletişim ağı örneğinde olduğu
gibi bir araya getiren, bütün kafalarda zihinsel bir
perfüzyona yol açılmış olunan bir
aşamada, en önemsiz bir olay hatta tarihin
kendisi bile bir tehdide dönüşmektedir.
Öyleyse gerçekleşebilecek her türlü olayı
önceden tahmin edebilecek bir güvenlik sistemi
oluşturmak gerekmektedir.
Günümüzde evrensel strateji adı altında
inanılmaz bir önlem/tedbir ve caydırma
stratejisi güdülmektedir.
Steven Spielbergün Azınlık Raporu/Minority
Report başlıklı filminde böyle bir öykü
sunulmaktadır.
Filmde yakın bir gelecekte işlenebilecek
suçları önceden tespit edebilen önsezilere sahip
beyinler (precogs) aracılığıyla
suçluyu suçu işlemeden yakalayıp, etkisiz
hale getiren komandolar (pré-crimes) vardır.
Buna benzeyen bir başka film de: Dead Zonedur.
Bu filmdeki kahraman da geçirdiği bir kaza sonucu
insanüstü yeteneklere kavuşmakta ve öykünün
sonunda, gelecekte savaş suçlusu
olacağını öngördüğü bir
politikacıyı öldürmektedir.
Irak savaşının senaryosu da bundan
farklı değildir. Henüz
gerçekleşmemiş bir eylem (yani
Saddamın kitle imha silahlarını
kullanma iddiası) bahane edilereksuç daha
kuluçka aşamasındayken saf
dışı edilmeye
çalışılmaktadır. Doğal olarak
burada sorun suçun gerçekten işlenip
işlenemeyeceğini tespit edebilmektir.Ancak
bunu hiçbir zaman öğrenemeyeceğiz. Önemli
olan sanal suçun sözcüğün gerçek anlamında
cezalandırılmış
olmasıdır.
Burada bir genelleme yapacak olursak, yalnızca
her türlü suçu değil aynı zamanda mevcut
düzen ya da gezegen boyutlarındaki baskı
düzenini bozmaya yönelik her türlü programın
sistemli bir şekilde engellenmeye
çalışıldığını
söyleyebiliriz.
Günümüz politikası neredeyse bundan ibaret bir
şey haline gelmiştir. Bugün artık
olumlu bir politik iradeden söz edebilmek mümkün
değildir. İktidar olumsuz anlamda bir
caydırıcı, kamu
sağlığını koruyucu,
güvenliği sağlayıcı,
bağışıklık sistemini
kuvvetlendirici, önlem alıcı bir güçten
başka bir şey değildir.
Bu strateji yalnızca geleceği değil
aynı zamanda geçmişte
yaşanmış olayları da
kapsamaktadır. Örneğin 11 Eylül
olayının neden olduğu eziklik
Afganistan ve Irak savaşlarıyla örtbas
edilmeye çalışılmaktadır.
İşte bu yüzden bu savaşın
aslında bir amaç ya da hedeften yoksun bir
yanılgı, sanal yani
gerçekleşmemiş bir olay, bir tür lanet
okuma, bir şeytan kovma biçimi olduğu
söylenebilir.
Bu savaş zaten bu yüzden bitmeyecektir çünkü bu
lanet okuma süreci bir türlü bitmek bilmemektedir. Bu
savaşın önlem amaçlı olduğu
söylenmektedir oysa geçmişi hedeflediği
yani 11 Eylülde gerçekleştirilmiş terör
eyleminin o gezegen boyutlarındaki denetim
üzerinde yaratmış olduğu etkileri
silip, yok etmeye yönelik bir girişim olduğu
söylenebilir.
Sıfır ölü zorunluluğu üzerine
oturtulmuş olan güvenlik saplantısı
nedeniyle: Eylem, düşman ve ölüm dümdüz edilip,
ortadan kaldırılmaya
çalışılmaktadır.
Mevcut dünya düzeninin amacı kesinkes
olaysız bir dünyada yaşanmasını
sağlayabilmektir. Oysa bu bir anlamda tarihin de
sonu demektir. Ne var ki bu son Fukuyamanın
istediği gibi demokratik bir olgunlaşmayla
değil terörü önlemeye yönelik bir terör, her
türlü olay olasılığını
ortadan kaldıran bir karşı terörle
gerçekleşeceğe benzemektedir. Güvenlik
adı altında teröre başvuran bir sistem
sonunda bu terörü bizzat kendine uygulamak durumunda
kalmıştır.
En sonunda terörü içselleştirerek kendine
karşı teröristçe davranan, hem vahşi
hem de politik bir tözden yoksun, kendi halkına
karşı düşmanca bir tavır
sergileyen bu anti-terörist küresel sistemde
insanı ürküten ironik bir yan vardır.
Acaba bu ironide soğuk savaş ve terör
dengesindekini anımsatan özgü bir şeyler mi
vardır? Oysa günümüzdeki caydırma
girişimi soğuk savaşla ilişkisiz,
dengesini yitirmiş bir terör üzerine
oturmaktadır. Daha doğrusu bu tüm toplumsal
ve politik yaşantıyı kılcal
damarlarına kadar darmadağın eden
evrensel bir soğuk savaşa benzemektedir.
İktidarın kendi kazdığı
kuyuya düşme çabası Moskovada yaşanan
tiyatro baskınıyla en dramatik düzeye
ulaşmıştır. Bu katliam
sırasında rehineler, teröristlerle birlikte
öldürülmüştür. Bu olay deli dana sendromu
yaşandığı sırada, önlem
amacıyla, tüm sürünün yok edilme işlemine
benzemektedir Tanrı öteki dünyada sevgili
kullarını hiç kuşkusuz
diğerlerinden ayıracaktır!
Örneğin, Stockholm sendromunun
yaşandığı sıralarda, ölülerin
birbirine karıştırılması
hepsini sanal anlamda suçluya dönüştürmüştür
(keza Azınlık Raporu adlı filmde suç
işleyeceği öngörülen, suçlu olmayan
suçlunun, suçu işlemeden
cezalandırılması ona daha sonra masum
insan muamelesi yapılmayacağını
göstermektedir).
Durum gerçekten de böyledir zira iktidarlar
açısından kendi halkları potansiyel
teröristtirler. Oysa iktidarlar cezalandırma
yöntemine başvurarak kendilerine rağmen bu
terörle suç ortaklığı
yapmaktadırlar. Terör ve ceza arasındaki bu
eşdeğerlik ilkesi hepimizin iktidarın
sanal rehinesi olduğunu göstermektedir. Buradan
hareketle tüm iktidarların, tüm halklara
karşı bir koalisyon
oluşturduklarını ileri sürebiliriz
bunun bir ilk örneğini Irak işgali
sırasında yaşadık çünkü bu
işgal olayında tüm iktidarların
rızaları az çok üstü kapalı bir
şekilde alınmışken, dünya kamuoyu
hiçe sayılmıştır. Dünyada bu
savaşa karşı gerçekleştirilen
gösteri yürüyüşlerinin ortaya koyduğu bir
şey varsa, o da ortada olası bir
karşı iktidarın
varlığından çok Amerikanın
Realpolitique uygulaması
karşısında Uluslararası toplumun
herhangi bir kıymeti harbiyesinin
bulunmadığı gerçeğidir.
Bundan böyle karşımızda herhangi bir
egemenlik ya da temsil edilme sorunu olmayan eylem
halinde saf bir güç bulunduğunu söyleyebiliriz.
Bu tamamıyla olumsuz bir güçtür.
Egemenliğini temsil edilme/etme üzerine oturtan,
politik amaçlara sahip bir iktidarın dengesini
koruyabileceğini söyleyebiliriz en azından
böyle bir iktidarla mücadele edebilir,
varlığını tehlikeye sokabiliriz.
Oysa bu tür bir egemenlik biçiminin sona ermesi
durumunda meydanın ölçü kavramından yoksun,
karşısında dengeyi sağlamaya
yönelik bir karşı gücün
bulunmadığı, vahşi (bu doğal
değil teknik bir vahşiliktir) bir iktidara
kaldığı görülmektedir.
Böyle bir toplumunsa, tuhaf bir şekilde dönüp
dolaşıp sonunda iktidarın ne
olduğunu bilmeyen ilkel toplumlara benzediği
söylenebilir. Lévi-Straussa göre bunlar tarihsiz
toplumlardır. Peki ya günümüz dünya toplumu
olarak, bizler, küresel boyutlarda kendini dayatan bu
güçten çekinip, yeniden tarihsiz bir topluma
dönüşürsek ne olur?
Oysa küresel iktidar adlı gerçeklik demek, bu
iktidarın sonu demektir. Öngörü ve olayları
denetleyen bir güvenlik gücü üstüne oturan ve
karşısına çıkan hayaletleri saf
dışı etmekten başka bir şey
düşünmeyen bir iktidar da bir hayalete
dönüşmüş olup, kendisine her an zarar
verilebilecek hassas bir varlık gibi görülebilir.
Bu iktidar sınırsız bir sanal güce
sahiptir. Bir başka deyişle dünya
çapında enformatik programları üretme ve
işleme koyma, borsalar oluşturma, haber ve
hizmet, vs programlayabilmektedir. Oysa bu güç onun
oyunun bir parçası olmasını
engellemekte, kendi iç çelişkileri ve
boşlukları nedeniyle de ancak kendi kendinin
rakibi olabilmektedir.
Gücünün doruğundaki bu iktidar herkese rezil
olmaktadır.
İktidar Cehennemi denilen şey
sözcüğün gerçek anlamında bu türden bir
şeydir.
Olaylar temelde haberler
aracılığıyla denetlenmektedir.
Gündelik haberler tarihin yok olmasına hizmet
eden en etkili tezgahtır. Ekonomi-politik
nasıl değer yaratmaya yarayan devasa bir
tezgahsa; haber sisteminin tamamı da gösterge
niteliğine sahip olay üretmeye yarayan bir
düzendir. Bu gösterge/olaylar evrensel ideoloji,
gösteri, felaket, vs pazarında bir değere
sahip mal örneği değiş tokuş
edilmektedirler özetle bu sistem
olaysızlık üretmeye yaramaktadır.
Buradaki haber soyutlaması, ekonomi
alanındaki soyutlamaya benzemektedir. Bu
soyutlama sayesinde nasıl tüm mallar kendi
aralarında değiş tokuş
edilebiliyorlarsa, tüm olayların da aynı
şekilde kültürel haber pazarında
birbirlerinin yerini alabildikleri söylenebilir.
Sahneye konulması ve kodlanmış bir
görüntü silsilesine indirgenmesi mümkün olmayan özgün
bir olay yani olayı olay yapan şey bu
yöntemle ortadan
kaldırılmıştır. Günümüzde
olaylar artık gerçekten olup bitmemektedir.
Bunun nedeni canlı yayın adı
altında gerçekleştirilen üretim ve
dağıtımdır- olaylar bu canlı
yayın denilen haber adlı boşluk içinde
kaybolup gitmektedirler.
Çünkü bu haber düzeni önce olayları tözlerinden
arındırmakta, daha sonra yapay bir yer
çekimi ortamı yaratıp onları gerçek
zamanlılık/eş zamanlılık
adlı yörüngeye oturtarak bu kez de tarihsel
özlerini emmekte ve ardından politika-ötesi bir
yer haline gelmiş olan haber sahnesi
aracılığıyla seyircisine
sunmaktadır.
Olay-olmayan-olayla hiçbir şeyin olup
bitmediği bir yerde
karşılaşamazsınız.
Tam tersine olay-olmayan-olayla her şeyin
durmadan değiştiği, sonu gelmeyen bir
güncellemeyle gerçek zamanlı kesintisiz bir
sürekliliğin yaşandığı yerde
karşılaşılmaktadır. Bu her
şeyi her şeyi aynı düzeye indirgeme
anlayışı, bu duyarsızlık,
olayın sıfır derecesi denilebilecek bu
pespayeliğe yol açan şey de zaten budur
Bu dur durak tanımayan tırmanış,
aynı zamanda bir tür üretim artışı
anlamına gelmektedir ya da buna bir tür moda
diyebiliriz ki, modanın yaşamın
bütünüyle ilgili kusursuz bir eskime ve (kompulsif)
zorlayıcı değişim örneği
olduğu söylenebilir. Modellerin egemenliği
altına giren bir farklılık kültürüyse
her türlü tarihsel sürekliliğe son vermektedir.
Olaylar tarihsellik çizgisine uygun bir şekilde
olup bitmek yerine boşlukta art arda dönüp
gelmektedirler.
Söylev ve imgelerin bu bolluğu
karşısında savunmasız, çok
yakında çıkabilecek bir savaş tehlikesi
karşısındaki kadar çaresiz,
şaşkınlıktan donup
kalmış bir vaziyetteyiz. Bu bir yalan haber
ya da habere boğma sorunu değildir. FBI
birimlerinin haberleri belli amaçlar
doğrultusunda güdümlemeyi hedefleyen bir Yalan
Haber Ajansı kurmak istemeleri saflıktan
başka bir şey değildir bu tamamen
yararsız bir girişimdir çünkü yalan haberi
doğuran şey haber bolluğu, haberin
büyüleme gücü ve durmadan yineleniyor
olmasıdır ki, böyle bir süreç nötron
bombası ya da çevredeki tüm oksijeni yutan bomba
örneklerinde olduğu gibi paramparça ve bir
şey algılamanın mümkün
olmadığı bir uzamsal boşluğun
oluşmasına yol açmaktadır. Burada
savaş dahil her şey imgeler ve
yorumların gerçeğin yerini alması
sayesinde başlamadan bitmektedir. Belki de olup
bitmekte olan olay konusunda, gerçekten sözü
edilebilecek bir şey yoktur. Tıpkı
acımasız bir senaryoya uygun bir
şekilde sürdürülen ancak nasıl
sonuçlanacağı konusunda en ufak bir fikre
sahip olunmayan şu savaşta olduğu gibi.
Olaya naklen sunulan olay görüntüleri tarafından
kısa devre yaptırma işleminin en
açık ve seçik şekilde görüldüğü yer
medya evrenidir.
Haberciler sanki olaydan önce olay yerine
ulaşmış gibidirler.
Bir felaket yaşandığında
gazeteciler ve foto muhabirleri (/kameramanlar)
yardım ekiplerinden önce olay yerine
ulaşmaktadırlar. Ellerinden gelse felaket
öncesinde orada olurlar. Ancak en iyisi olayı
yaratmak ya da olay
kışkırtıcılığı
yaparak taze taze sunma
ayrıcalığına sahip olmak.
Bu olay spekülatörlüğü gelişe gelişe
sonunda Pentagon önderliğinde oluşturulan
Olay Borsasında suikast ya da felakete biçilen
değer üzerinden bir alım satım
işlemine dönüşmüştür.
Bir olayın gerçekleşebileceğine
inanıp, onun gerçekleşeceğine
inanmayanlarla bahse tutuşuyorsunuz. Bu
spekülasyona dayalı piyasa tıpkı soya
ya da şeker piyasası gibi
çalışmaktadır. Afrikada AİDSten
ölenlerin sayısı konusunda spekülasyon
yapabileceğiniz gibi. San Andreadaki fayın
çökmesi konusunda da yapabilirsiniz (burada
Pentagonun spekülasyona dayalı bu serbest
piyasanın öngörülerine gizli servislerinkinden
daha çok değer verdiği söylenebilir).
Bu açıklamalar doğrultusunda bir
uzmanın işlediği suç konusunda
konuşmak kolaylaşmaktadır. Bir
olayı gerçekleştirmeden önce olayın
değeri üzerinden bahse tutuşmaksa en uygun
çözümdür (Bin Ladinin 11 Eylülden önce TWA hisse
senetleri üzerinde bu tür bir spekülasyon
girişiminde bulunduğu söylenmektedir).
Bu olay insanın karısını
öldürmeden önce onun adına bir yaşam
sigortası yaptırmasına benzemektedir.
Tarihsel zaman süreci içinde ortaya çıkan
(çıkmış olan) olayla naklen
yayınlanan haber şeklindeki olay
arasında çok büyük bir fark vardır.
Gezegen düzeyinde bir denge bozukluğuna yol açan
bu elektronik sinyal yönetimi ve piyasalarına
uygun olay dünya çapında olmak ya da daha
doğrusu dünya boyutlarına
taşınabilen bir olay-olmayan-olay olmak
durumundadır: Dünya Kupası, 2000
yılı kutlamaları, Diananın ölümü,
Matrix, vb şeyler.
Bu olaylar üretilmiş olsalar da olmasalar da,
haber ağları tarafından sessiz bir
salgın hastalık gibi
yönlendirilmişlerdir. Bunlar sahte
olaylardır.
François de Bernard, yaptığı
çözümlemede Irak savaşını sinema
kuramı ve pratiğinin birebir
karşılığı şeklinde
sunmaktadır. Gördüğümüz şeyler
oturduğumuz koltuklarda sürekli
kasılmamıza yol açmıştır. Bu
bir filme benzeyen bir şey değil filmin
ta kendisidir. Bu savaşın dekupajı
yapılmış bir senaryosu vardır, bu
yüzden sahneye koyma sürecinde bu metne uyulması
bir zorunluluğa benzemektedir.
Oyuncu seçimi, teknik ve mali olanaklar çok titiz bir
çalışmanın sonucudur . Bu bir
profesyonel işidir. Bu ekip filmin
yayınlanması ve kanallara
dağıtım sürecine de hakimdir. Sonuç
olarak bu işlemsel savaş devasa bir özel
efekte, sinema bir savaş paradigmasına
dönüşürken, bizler, bu filmin gerçek
olduğunu düşünüyoruz. Oysa bu
yansımalar sinematografik bir varlığa
dönüşmüş savaş imgelerinden başka
bir şey değildir.
Öyleyse sanal savaş bir metafor değildir.
Bu, gerçeklik denilen şeyin sözcüğün gerçek
anlamında düşselleştirilmesi ,daha
doğrusu gerçeğin derhal/anında bir
kurmacaya dönüştürülmesidir.
Böyle değerlendirildiğinde gerçeğin
bittiği yerde, sanal, onunla
çakışması mümkün olmayan ancak ona
neredeyse yapışık denilecek kadar
yakın bir mesafede, bu birinciye koşut
ikinci bir evren oluşturmaktadır.
Zaten bu hikayede yalnızca gerçeğin
gerçekliği değil aynı zamanda
sinemanın sunduğu gerçeklik de önemlidir. Bu
olayın biraz Disneylandı
anımsattığı söylenebilir.
Şöyle açıklayalım: Eğlence
parkları sıradan yaşamı Disneyland
türü bir eğlence parkına dönüştürme
konusunda bir bahane işlevi görmüşlerdir
aslında bu parklar yaşama ait tüm
alanların bir eğlence parkına
benzetilmeye
çalışıldığını bir
şekilde gizlemeye
çalışmaktadırlar.
Sinema için de benzer şeyler söylenebilir.
Günümüzde karşımıza sinema olarak
konulan şey, söz gelişi toplumsal ve
politik yaşamdan, manzaraya, savaşa, vs
kadar hemen her şeyi ele geçirmiş olan bir
sinematografik biçimin somut alegorisinden başka
bir şey değildir buna yaşamın
bütünüyle senaryolaştırılmış
biçimi de diyebilirsiniz.
Sinema hiç kuşkusuz bu yüzden giderek sinema olma
özelliğini yitirmektedir çünkü gerçeğin
yerini almaya çalışmaktadır. Gerçek
giderek sinemayı yok ederken; sinema da giderek
gerçeği yok etmektedir. Bu olay her ikisinin de
özgünlüklerini yitirmelerine yol açan bir tür
karşılıklı kan alış
verişi işlemine benzemektedir.
Tarihi bir filme benzetecek olursak ki, tarihin bize
rağmen bir filme dönüşmüş olduğunu
söyleyebiliriz-, bu durumda habere ait
gerçekliğin, tarih adlı filmin ses-görüntü
eşleştirme (post-senkronizasyon), dublaj,
altyazı gibi işlemlerinden ibaret bir
şey olduğunu söyleyebiliriz.
Federal Almanya Cumhuriyeti merhum Demokratik
Almanyaya özgü toplumsal yaşantı ve dekorun
yeniden yaratılıp, sahneye
konulacağı bir eğlence parkı
inşa edecek (bir nostalji biçimi olarak
ostalji= Doğu Bloku yaşantısına
duyulan özlem!). Öyleyse henüz tamamıyla ortadan
kalkmamış bir toplumun canlı canlı
bir anıta dönüştürülmeye
çalışıldığı
söylenebilir.
Aktüaliteyle iç içe girmekle yetinmeyen
simülakrın, Gerçeğin yakın bir
gelecekte hem şimdiki zaman dilimi hem de tarihi
dışlayıp yalnızca gerçek
zamanlı (yani naklen yayın/canlı
yayına benzeyebileceği) türünden bir izlenim
bıraktığı da söylenebilir.
Bu durumda tarih bizler için, doğal olarak
yeniden nostaljik bir nesneye dönüşmekte ve
herkes tarih, tarihe yeniden
saygınlığını kazandırma
(rehabilitasyon), anı alanları
oluşturma sevgisiyle yanıp tutuşmaya
başlamaktadır sanki bir yandan tarihin
sonunu yaşarken diğer yandan onu ayakta
tutmaya çalışır gibiyiz.
Tarihse amaçlarının ötesine geçmiş
gibidir. Bir zamanlar tarihsel olayın da bir
tanımı vardı. Devrimse tarihsel bir
olay modeliydi.Olay ve tarih kavramları bize o
günlerden miras kalmıştır. Tarihsel
olayı, sürüp giden bir zaman sürecinin önemli
aşamalarından biri gibi çözümleyebilmek
mümkündü. Zamansal sürecin kesintiye
uğramasıysa bütünsel bir diyalektiğin
parçası olarak algılanmaktaydı.
Her türlü ideolojiyi dışlayan, yalnızca
sinyallerin dolanımı ve onların
dolandığı ağlara önem veren bir
dünya düzeninin kendini dayatmasıyla bu süreç
sona ermiştir. Bu genel dolanım düzeni
içinde tarihsel açıdan onun atası
sayılabilecek Aydınlanma çağına
ait tüm amaç ve değerlerin yok oluşuna
tanık olunmaktadır. Zira modernleşme
bir düşünce, bir ideal ve bir düşgücüne
sahipti. Oysa azgın bir maddi gelişme
süreciyle birlikte hepsi ortadan kaybolup gitti.
Tarih konusunda da gerçeklik konusunda söylenenlere
benzeyen şeyler söylenebilir. Bir zamanlar bir
gerçeklik ilkesi vardı. Sonra bu ilke ortadan
kalkıp, gerçeklik kendisini belirleyen ilkenin
elinden kurtulunca, şuurunu yitirmiş bir
halde oradan oraya yalpalamaya başladı.
Logaritmik bir şekilde gelişip ilkesiz,
başı sonu olmayan ancak
olasılıkların hepsini yaşama
geçirmeye çalışan, bütünsel bir
gerçekliğe dönüştü. Ürettiği
ütopyayı yok eden bu gerçeklik ilkesini, öldükten
sonra yaşayamaya devam eden bir şey gibi
görebiliriz.
Oysa tarihin sonu demek tarihin son sözünü
söylemiş olduğu anlamına gelmemektedir.
Zira bu sonsuza dek programlanmış
olduğu sanılan olmayan-olay düzeninde
karşımıza bir başka olay tipinin
çıktığı görülmektedir.
Bunlar tarihe özgü terimlerle açıklanması
mümkün olmayan, tarihsel nedenlerle ilişkisiz,
öngörülemeyen, bunalıma yol açan olaylardır
bunlar sanki kendi temsil ettikleri şeyleri
hatta kendi simülakrlarını yok etmeye
çalışan olaylara benzemektedirler
Bunlar medyanın oluşturduğu, şu
insanı canından bezdiren aktüalite
akışını devre dışı
bırakan ancak tarihin yeniden ortaya
çıkmasına ya da (11 Eylül konusunda
söylendiği gibi) sanal evrenin içinden bir
gerçeğin çıkmasına yol açamayan
olaylardır. Bunlar tarihi değil, tarih-ötesi
olaylardır çünkü tarihe son vermiş bir
sistemde olup bitmektedirler. Bunlar bu sisteme özgü
ani içsel sarsıntılara benzemektedirler.
Bu şekilde ortaya çıktıklarındaysa
bilinçli bir düzensizlikten çok mutlak bir
kargaşaya yol açan Kötülük adlı güçten
esinlenmiş olaylara benzemektedirler.
Tuhaflıkları nedeniyle bu olayları
açıklayabilmek mümkün değildir. Ölçüsüz bir
şekilde dört bir yana tehlikeli bir şekilde
yayılmış bir sistem kadar
ölçüsüzdürler.
Yeni Dünya Düzeninde devrimler sona ermiştir.
Bundan böyle içsel sarsıntılardan söz etmek
gerekecektir.
Kusursuz bir şekilde çalışan bir
mekanizma gibi, kusursuz bir sistemde de
bunalımlardan söz edilemez. Olsa olsa
işlevsel bozukluklar, boşluklar,
eksiklikler, damar genişlemelerinden söz
edilebilir.
Bu arada olayla kazanın aynı şey
olmadığını bilmek gerekiyor.
Kaza bir semptom, geçici bir işlevsel bozukluk,
(doğal ya da) teknik öngörülebilir anormal bir
durum olup, güncel risk ve öngörü politikası
tümüyle onun üstüne kuruludur.
Oysa olay işlevsiz kılma özelliğine
sahip , anormal bir şeydir zira
ulaşabileceği en üst nokta, en kusursuz
aşamaya ulaşmış bir sistemde içsel
olumsuzluk ve ölümü yeniden devreye sokabilmektedir.
Olay, böyle bir gücün kendine karşı bir
güce dönüşmesine yol açan bir yöntemdir. Burada
sanki sistemin tamamı gücünü oluşturan
unsurların yanı sıra, gelip kendini alt
üst edecek bir kötülük meleğini gizlice besleyip
büyütüyor gibidir.
İşte bu anlamda olayı bir kaza gibi
öngörebilmek mümkün değildir zira hiçbir
olasılık oyunu içine sokulamamaktadır.
Marxın devrim ve komünizmin hayaleti
sayılabilecek şey konusunda
yaptığı çözümlemeyle güncel durum
arasında belli benzerlikler vardır. Marx,
proletaryanın kapitalizme son verecek tarihi
aktör olduğunu söylüyordu bir anlamda onu
kapitalin kötülük meleği gibi görüyordu çünkü
kapitalizmin, proletaryanın yükselişiyle
birlikte, kendini yok edecek içsel virüsü
yaratmış olduğunu düşünüyordu.
Oysa komünizmin hayaletiyle terörizminki arasında
radikal bir fark vardır. Zira kapitalizm,
bünyesinde barındırdığı
çözme/bölme özelliğine sahip mayayı gizli
bir düşmana, sınıfsal anlamda bir
rakibe dönüştürüp, sonra da ticari sömürünün
ötesinde bir noktaya taşıma becerisi
göstererek, bu tarihi devinimi kapitalin daha
gelişmiş bir üst aşamasında
yeniden bir araya getirici güç olarak kullanmayı
bilmiştir.
Kapitalizmden çok daha kesin sonuçlar elde etmeye
çalışan terörizm ise tarihi boyuttan yoksun,
kendisiyle uzlaşma olanağı bulunmayan
bir düşmandır. Sınıf mücadelesi
denilen şey tarihsel olaylara yol
açmışken, terörizm denilen şey
başka tip olaylara neden olmaktadır.
Küresel güç (bu gücü kapitalizm olarak nitelendirmek
pek doğru değildir) günümüzde artık
yalnızca kendi kendisiyle boğuşmak
durumundadır. Bundan böyle bu güce komünizmin
hayaleti değil kendi hayaleti kafa
tutacaktır.
Devrimlerin (ve daha genelinde tarihin) sona ermesi,
dünya çapındaki bu güç açısından
kesinlikle bir zafer olarak değerlendirilemez.
Bu zaferden çok onun sonunu haber veren yazgısal
bir işarete benzemektedir.
Tarihse, bizim ortaya attığımız
iddialardan biri olup, onu olabilecek en yoğun
şekliyle yaşadık.
Oysa değişim için minimal
yoğunlaşma yeterlidir - değişim
süreci içinde her şey peş peşe ortaya
çıkmakta ve sırayla birbirinin yerine
geçmekte ve bu hızlı akış sonunda,
sanki hiçbir kıpırdamanın
görülmediği bir tür durağanlığa
yol açmaktadır: Örneğin şu aktüalite
girdabına saplanan izleyici sanki hiçbir
şeyin değişmediği gibi bir
izlenime kapılmaktadır.
Her türlü akım, ağ değiş
tokuşunun genelleştirildiği evrensel
bir iletişim sürecinde, bizim tehlike
sınırını çoktan
aşmış olduğumuz bu değiş
tokuş biçiminin, artık gelişme içerikli
basit bir bunalım olmaktan çıkarak bir
felaket, ani bir içe göçmeye benzediği ve kendi
kendini yadsıdığı bir noktaya
geldiği söylenebilir. Bütün bunları:
(tıpkı haber miktarındaki
aşırı bollaşmanın bilgi
düzeyinde bir düşüşe yol açması gibi)
gerçeklik kat sayısındaki bir azalma
eğilimi olarak adlandırabiliriz.
Her şeyin her şeyle değiş
tokuş edilebildiği bir dünyada değerin
hiçbir anlam ifade etmediği söylenebilir.
Küreselleşme kusursuz bir düzene benzedikçe tüm
çelişkilere bir son verebileceğini
sanmıştı oysa bu gıyabında
konuşulan düzende her şey bir sonuç elde
edilemeyen denkleme ait eşdeğer birimlere
benzemektedir.
Bundan böyle diyalektik, sentezle sonuçlanan tez ve
antitez oyunu sona ermiştir. Tüm çelişkiler
aynı düzeye indirgendiğinde
karşıt terimler birbirlerini
karşılıklı olarak çürütmeye
başlamışlardır. Oysa bu
karşılıklı çürütme
olayının sonsuza dek sürüp gideceği
düşünülemez zira her türlü diyalektik
çözümlemenin ortadan kalktığı bir
dönemde aşırı uçların
tırmanışa geçtiği görülmektedir
(In progress) Sürekli gelişen bir tarih
anlayışı, yönlendirici bir şema,
ya da işlerin bunalımlar
aracılığıyla götürülmesi
artık mümkün değildir. Ne akılcı
bir süreklilik ne de çelişkileri çözümleyebilecek
bir diyalektik vardır. Yalnızca
aşırı uçların
paylaşımından söz edilebilir.
Evrenseli ezip, yok eden bu küresel güçle tarihsel
mantığı dümdüz eden şu baş
döndürücü değişim hızını bir
kenara koyacak olursak geriye sanal bir tanrısal
güçle ona vahşice karşı koyanlardan
başka bir şey kalmamaktadır.
Küresel güç ve terörizm
karşıtlığı bu türden bir
şeydir Amerikan hegemonyası ve İslâmi
terör arasındaki güncel
karşılaştırma, bu küresel güçle
onun küreselliğini reddedenler arasındaki
düellonun yalnızca küçük bir
parçasıdır.
Bu karşıt güçler arasında bir
uzlaşma olasılığı yoktur
çünkü karşıt güçler arasında asla
barış olmadığı gibi, bir
gücün bütün dünyayı egemenliği altına
alabilmesi de mümkün değildir.
Vahşice direnen bir düşünceyle bir
barış olasılığı yoktur.
Bu bağlamda olayların sona ermesi de söz
konusu olamaz. Olsa olsa geçici bir süreyle
durdurulabileceği ve bir gün aniden yeniden
başlatılabilecekleri söylenebilir.
Bu hiç yoktan iyidir çünkü yok edilemeyen İyilik
İmparatorluğu bu yolla sürekli
başarısızlığa
uğratılmaktadır.
Olayın kesin bir tanımını yapmak
ve düş gücü üzerindeki etkilerini belirlemek
gerekmektedir. Bütün boyutlarıyla ele
alındığında, olay, paradoksal bir
şekilde ürkütücü bir tuhaflığa sahiptir
çünkü olay beklenmeyen ve gerçekleşmesi
olanaksız bir şeyin aniden ortaya
çıkmasıdır- olay öylesine
alışkın olunan bir şeydir ki,
sanki (yazgısal anlamda) önceden
tasarlanmış, bu yüzden de
gerçekleşmesini engellemenin mümkün
olmadığı ürkütücü bir
sıradanlığa sahiptir.
Olayda başka bir gezegene özgü, yazgısal,
hiçbir gücün engellemeyeceği bir takım
özellikler vardır.
İşte bu anlamda olay karmaşık ve
çelişkili bir şey olup, düşgücünü çok
derinden etkileyebilmektedir. Olay bir yandan
şeylerin akış sürecine müdahale
ederken, bir yandan da insanın
ağzını açık bırakan bir
kolaylıkla gerçeğin bir parçası haline
gelebilmektedir.
Bergson Birinci Dünya Savaşını bu
şekilde açıklamaktadır. Savaş
çıkmadan önce savaşın hem
çıkabileceği hem de çıkabilmesinin
olanaksız olduğu söylenmiştir (bu
açıdan Irak Savaşıyla tam bir benzerlik
göstermektedir). Bergson bu kadar müthiş bir
olasılığın soyuttan somuta,
sanaldan gerçeğe bu kadar kolay bir şekilde
geçebilmesi karşısında hayretler içinde
kalmaktadır.
11 Eylül olayı gerçekleştiği
sırada açıkça belli etmeden yaşanan
coşku ve dehşet karışımı
atmosferde de benzer bir paradoks vardır.
İmkansız bir olayın
gerçekleştiği bir durumda insan böyle bir
duyguya kapılabilmektedir.
Çünkü genelde şeylerin gerçekleştirilmeden
önce zihinsel açıdan kabul edilmesi
gerekmektedir. Mantıksal ve kronolojik düzen bunu
zorunlu kılmaktadır. Ancak böyle
olduğunda sözcüğün gerçek anlamında bir
olaydan söz edebilmek güçleşmektedir.
Irak savaşı böyle bir olaydır.
Savaş öncesi o kadar uzun ve
ayrıntılı bir şekilde
programlanmıştır ki, daha
başlamadan tüm olasılık hesapları
tüketilmiştir. Herkesin her an olabileceğine
inandığı bir savaşın
olmasına gerek yoktu. Çünkü bir olay olma
özelliğini yitirmişti. Irak olayında 11
Eylüldeki radikal olayın yol
açtığı ve Kantın sözünü
ettiği anlamda hayranlık uyandıran o
coşku ve ürkütücülükten eser yoktur. Savaş
adlı bu olay olmayan-olay insanda bir
kandırılmışlık duygusu ve
mide bulantısından başka bir şeye
yol açmamaktadır.
Tam da bu noktada devreye, Bergsonda izlerine
rastladığımız, olay
metafiziği denilen şeyin sokulması
gerekmektedir.
Bergson, büyük bir yapıt yoktan var olabilir mi
sorusuna: Hayır, bu mümkün değil, büyük bir
yapıttan söz edebilmek için önce
somutlaştırılması gerekir
yanıtını verdikten sonra: Yetenekli bir
insan ya da bir deha aniden ortaya çıkıp bir
eser tasarlayıp, yarattığında bu
gerçek bir yapıt olarak algılanabilir ve
ancak o zaman geriye dönük olarak büyük bir
yapıttan söz edilebilir demektedir.
Olaya bu mantıkla
yaklaştığımızda, bir anlamda,
olayın öngörülmesinin mümkün olmayıp, yoktan
var edildiğini ve ancak bir tasarı
aşamasından sonra gerçekleştirilmesinin
mümkün olabildiği söylenebilir. Zamansal paradoks
bu türden bir şeydir. Bu zamansal tersine
çevrilme özelliği bir olaya olay denilmesini
sağlamaktadır.
Genelde düşünce biçimimiz imkansızdan,
mümküne sonra da gerçeğe doğru yükselen bir
hattı izlemektedir. Gerçek bir olayda gerçek ve
olası aynı anda algılanmak ve
düşgücü de aynı zaman dilimi içinde devreye
girmek durumundadır. Bu gerçek
zamanlılık denilen şeyin sahip
olmadığı bir zamansal derinliğe
sahip, tanık olunan olayın olup bittiği
zaman dilimi için geçerli olan bir özelliktir.
Çünkü gerçek zamanlı sunum zamana ve olaya
karşı bir tür saldırı olarak
yorumlanabilir. Sanal görüntünün anındalık
özelliği ve modellerin gerçeğin yerini
aldıkları bir ortamda zamanın
psikolojik boyutuyla olayın başı ve
sonu denilen şey elimizden alınmaktadır
canlı olarak sunulamayan zaman dilimi(banttan
yayın gibi) gerçek zamana (canlı
yayına) oranla, bir anlamda kayıp zaman
olarak nitelendirilmektedir.
Dünya üzerindeki bütün bilgi ve haber
ağlarının aynı anda güncel olaylar
üzerinde yoğunlaştığını
düşündüğünüzde, zamanı olabilecek en
küçük birimine yani: Ana indirgeyebilmek mümkün
olmaktadır ki, bu artık bizim
yaşamakta olduğumuz (şimdiki zamana ait
)bir An değil tüm gerçekliğiyle
canlandırılan, tamamıyla
soyutlanmış bir zaman dilimidir-. Böyle bir
An, aniden ortaya çıkan her türlü olay ve ölüm
olasılığının önüne
geçmiştir.
İletişim, haber ve şu bitip tükenmek
bilmeyen karşılıklı etkileşim
alanına özgü gerçek
zamanlılık(eş zamanlılık)
denilen şey, zaman ve olay denildiğinde akla
gelebilecek en kusursuz ikna aracıdır.
Her şeyin eş zamanlı bir şekilde
olup bittiği ekran üzerinde, birkaç
tıklamayla gerçekleştirilen dijital müdahale
sayesinde, insana mantıklı görünen her
şey sanal düzeyde mümkün olmaktadır - tabii
bu da olayların gerçekten olup bitme
olasılığını ortadan
kaldırmaktadır.
Elektronik ve sibernetik sayesinde tüm arzular, tüm
özdeşleştirme oyunları ve interaktif
olasılaştırma süreçlerini programlamak
ve kendi kendilerini programlamalarını
sağlamak mümkündür. Her şeyi anında
gerçekleştirme olanağı sıra
dışı/özgün olayların ortaya
çıkmasını engellemektedir.
Haber ya da eş zamanlı sunuma (gerçek
zamana) özgü şiddet bu türden bir şeydir.
Gerçek Zamanlı sunum gelecek ve geçmiş
adlı zamansal boyutların yanı sıra
tarihsel zaman ve gerçek olayın da ortadan
kalkmasına yol açmaktadır. Örneğin:
Shoah, 2000 Yılı gibi. Bunlar hiç var
olmamış, hiç var olamayacak olaylardır.
Gerçek zamanlı sunum, haberler içinde yer alan ve
bir olayın hemen o an, imge olarak sunumundan
başka bir şey olmayan gerçek olayı bile
yok etmektedir.
Haber/olay bize bir anlamda gerçekten o anda bir olay
oluyormuş illüzyonu sunmaktadır- bu
aslında gerçek olayı ortadan kaldıran,
canlı yayın aracılığıyla
aktarılan medyatik bir dünya illüzyonudur.
Bu noktadan hareketle izlediğimiz tüm görüntüler:
olayın gerçekliğinden kuşku
duyulması ve haber dünyasını suçlama
gibi bir sorunsala yol açmaktadırlar.
Haber dünyası olaysal akış konusunda
hem suçlayan hem de suçlanan taraf olduğu andan
itibaren haber de bir olay yaratma sürecine
dönüşmüştür.
Olay-haberin yerini sunulan-haber almış
gibidir.
Olayın tarihselliği, izleyici üzerinde
bıraktığı psikolojik etkinin
süresi, olayı yorumlama ve değerlendirme
konusunda harcanan öznel zamanla, gerçekliğe özgü
nesnel zaman sunulan habere özgü eş
zamanlılık tarafından işleme tabi
tutulmaktadır.
Bir zamanlar bir tarih, bilim, iktidar öznesi olduysa
bile bütün bunların günümüzde, dünyayı
sunduğu haberler aracılığıyla
yeniden yaratıp mesafeyle mesafe duygusunu
ortadan kaldıran medyaya özgü gerçek zamanlı
sunum tarafından yok edildikleri söylenebilir.
Olay yaşanmadan önce bir olay
olasılığı yoktur.
Olay yaşandıktan sonraysa iş işten
geçmiş demektir.
Bu yüzden olayın yeniden
canlandırılmış biçimini
sunmanın bir anlamı yoktur çünkü olayın
kendisini sunabilmek imkansızdır.
Örneğin 11 Eylül olayı önce
gerçekleşmiş ve ardından
olasılıklarla, nedenler üretilmiştir.
Bütün söylevler onu açıklamaya
çalışmıştır. Oysa olayın
öngörülmesi ne kadar imkansızsa, yeniden
canlandırılması da o kadar
olanaksızdır. Keza CIA uzmanları
saldırının gerçekleşmesinden önce
konuyla ilgili bütün bilgilere sahip olmakla birlikte
böyle bir olasılığa
inanmamışlardır. Çünkü bu
düşgücünün sınırlarını
aşıp geçen bir şeydi. Bu türden olaylar
her zaman düşgücünün
sınırlarını aşıp
geçmiştir. Böyle bir olay akla gelebilecek tüm
olası nedenlerin ötesine geçmektedir ( Svevoya
inanmak gerekirse bu nedenler dünyayı kendine
haline bırakmak istemeyen bir yanlış
anlamanın ürünüdür).
Bu durumda haber tarafından sunulan
olay-olmayan-olayın ötesine geçerek, ona
karşı direnen şeyin ne olduğunu
tespit etmek gerekmektedir. Bir şekilde olaydaki
geçer akçe tespit edilmelidir. Olayı etkisiz
hale getirmekten başka bir şey yapmayan tüm
yorum ve sahneye koyma biçimlerinin nesnel bir
çözümlemesi yapılmalıdır.
Yalnızca haber niteliğinden
arındırılmış olayların
(bizim de katkımızla) düşgücümüzü
inanılmaz bir şekilde harekete
geçirebildikleri söylenebilir. Yalnızca bu
olayların gerçek olarak kabul edildikleri çünkü
onları doğrulayacak bir şey ya da
birilerinin olmadığı söylenebilir. Bu
yüzden de düşgücümüz onlara karşı
hiçbir şekilde direnmemektedir.
Habere doymak bilmeyen insanlar olduğumuz için
yaşadığımız düş
kırıklığının da bir
sınırı yok zira iletişim
araçlarının gücüne oranla sunulan haberin
düzeyi insanı umutsuzluğa sürükleyecek kadar
zayıftır. Bu orantısızlıksa
en sıradan olay ya da felaketin değerini
hızla düşürüp, yok eden bir zorunluluğa
yol açmaktadır.
Kalabalıkları şu ya da bu nedenle
(Diananın ölümü, Dünya Kupası,vs)
peşinden sürükleyip götüren
bulaşıcı duygusallığın
başka bir nedeni yoktur. Bu bir röntgencilik ya
da psikolojik rahatlama olayı değildir.
Bu ahlaksız bir duruma karşı gösterilen
doğal tepkidir çünkü aşırı
miktarda haber gerçek olayda bir benzeriyle
karşılaşmadığımız
ahlaksızca bir duruma yol açmaktadır.
İnsan otomatik olarak yaşamı
inanılmaz bir şekilde
sıradanlaştıran haber
programlarının, bu
sıradanlığa bir son verecek muazzam,
baştan çıkartıcı bir haber
vermesini arzulamaktadır. İnsan kendini bu
anlam diktatörlüğüyle nedenler adlı
zorunluluğun elinden kurtarıp, akıl
havsalaya sığmayacak türden olaylar
düşlemektedir.
Çünkü biz aynı zamanda aşırı anlam
bolluğuyla, kusursuz bir
anlamsızlığın yol
açtığı bir korku düzeni içinde
yaşıyoruz.
Toplumsal ve kişisel yaşantının
sıradanlığı içinde bu
abartılı olaylar Lévi-Straussa göre dil
düzeyindeki abartılı gösterenin
eşdeğerlisidir. Çünkü dile simgesel bir
işlev kazandıran şey gösterenleridir.
Olay arzusuyla olay-olmayan-olay arzusu: Bunlar her
biri diğeri kadar güçlü ve aynı andalık
özelliği taşıyan iki içtepidir.
O coşku ve dehşet
karışımı atmosferle belli
edilmemeye çalışılan heyecan ve
pişmanlığın nedeni de zaten budur.
Bizi peşinden koşturan bu heyecanın
kökenindeyse ölümün kendisinden çok olayın
öngörülememe özelliği vardır.
İleri sürülen bütün kanıtlar kesinlikle, bu
açıklanamaz olay ve şeylere özgü düzenlerin
tümünü allak bullak etme arzusunu gizlemeye
çalışmaktadırlar.
İyilik ve Kötülük arasındaki güç dengesinin,
gizli bir oyun kuralı gereği tamamıyla
rastlantısal denilebilecek bir olay (doğal
felaket örneklerinde olduğu gibi) şeklinde
aniden ortaya çıkan Kötülük tarafından
yeniden oluşturulmasını öngören
günahkarca bir arzu.
Ahlaki bir içeriğe sahip tüm
protestolarımızla, Kötülüğün, bu her
şeyi otomatik bir şekilde tersine çevirme
gücünün, ahlaksızlık olarak
nitelendirilebilecek büyüleyiciliği arasında
doğru bir orantı vardır.
Diananın gösteri toplumunun kurbanı,
bizimse bu ölümün pasif röntgencileri olduğumuz
söylenmektedir. Oysa bu olay
sanıldığından çok daha
karmaşık bir dramatik yapıya sahiptir.
Diana bile (teşhirciliğe özgü terimlerle) bu
kolektif çaba ürünü senaryonun suç
ortağıdır. Medyanın da çanak
tutmasıyla, bu olayda, kitleler kamusal
yaşamla Lady Dinin özel yaşamının
gerçek bir reality-showa dönüşmesinde
doğrudan bir rol oynamışlardır.
Burada paparazziler, bu ölümcül
karşılıklı-etkileşim sürecini
medyayla birlikte yönlendirirken, sergilediğimiz
arzunun yoğunluğu iletişim
araçları için bir tür uyarıcı görevi
yapmıştır biz aynı zamanda hem
izleyici kitlesi hem de iletim aracı, hem iletim
hem de elektrik ağının ta kendisiyiz.
Oyuncu ve seyirci ayrımının ortadan
kalktığı bu evrende herkes aynı
gerçekliğin, aynı sorumluluk çarkı ve
yazgının ayrılmaz bir parçası
haline gelmiş durumdadır. Bu kolektif
arzunun ta kendisidir.Burada da Stockholm sendromuna
yakın bir noktada bulunduğumuz yani
haberlerin rehinesi olduğumuz ancak bu rehin alma
eylemini gizlice onayladığımız
söylenebilir
Sıra dışı bir olaya tanık
olmayı ne kadar yoğun bir şekilde
arzuluyorsak; bizi yaşamdan soğutan ve
tahammülü güç bir durum olan olaysız bir dünyada
yaşamayı, düzenin bozulmaması ve hiçbir
şeyin yerinden
kımıldamamasını da o ölçüde
arzuluyoruz bunun doğal uzantısı:
coşku ve dehşet gibi çelişkili duygular
ve ani iç sarsıntılarıdır.
Bu yüzden de iki çözümleme tipine başvurmak
gerekmektedir. Bunların biri sıra
dışı olayın inanılmaz
yanlarıyla ilgilenirken, diğeri onu
sıradanlaştırmaya
çalışacaktır. Biri Ortodoks
diğeriyse paradoksal bir düşünceye
benzeyecektir. Bu ikisi arasına eleştirel
düşünceyi sokabilmek olanaksızdır.
Biz istesek de istemesek durum giderek daha tehlikeli
bir hal almaktadır. Bunun kötülüğün bir
sonucu olduğunu düşündüğümüz takdirde-
zira kötülük tüm uzlaşma
olasılıklarının ortadan kalkarak
yerini aşırı uçlar arasında bir
çatışmaya bırakmak demektir- bu durumun
bilincine varmak ve onunla mücadele etmek
gerekmektedir.
Bu iki seçenekten birini tercih edemeyiz.
Olay ve olay-olmayan-olay bizi aynı anda hem bir
mıknatıs gibi kendilerine çekiyor hem de
midemizi bulandırıyorlar. Tıpkı
Hannah Arendta göre gerçekleştirdiğimiz
her eylemde karşımıza öngörülemeyecek
ve karşılık verilemeyecek türden bir
şeylerin çıkması gibi.
Ancak günümüz dünyası (karşılık
verilemeyen=) tek yönlü bir sanal gelişmenin
egemenliği altındadır. Bütün
dünyayı denetleyebilen ve teknoloji
aracılığıyla her yere
ulaşabilen bu gelişmenin yanı
sıra, bir tedbir alma zorbalığı ve
kusursuz güvenlik tekniklerini bir kenara
koyduğumuzda geriye öngörülemeyenle olayın
ortaya çıkma olasılığından
başka bir şey kalmamaktadır.
Mallarmé bir zamanlar: Günün birinde kusursuz bir zar
atma tekniği geliştirip, istediğiniz
sayıları atabilirsiniz ancak
rastlantıya bir son veremezsiniz demişti.
Bir başka deyişle rastlantıya son
verebilecek kusursuz bir zar atışı söz
konusu olmadığından, sanal
programlamanın olaylara asla bir son
veremeyeceği düşünülebilir.
Elinden kaçmanın mümkün olmadığı
bir olaydan kaçıp kurtulmamızı
sağlayacak kusursuz bir teknik ve tedbir
aşamasına asla
ulaşılamayacaktır.
Küresel düzenin ürkütücü monotonluğuna
karşın, insanı ürkütecek cinsten
olayların gerçekleşme şansı her
zaman vardır.
Bu durumun en güzel metaforu, hiçbir şeyin olup
bitmeyeceğini kaydetmek, olay-olmayan-olayın
filmini çekmek amacıyla kamerasını 2001
Eylül ayı boyunca Manhattan yarım
adasının karşısına
yerleştiren şu video
sanatçısıdır.
Hiçbir şeyin olup bitmeyeceğine
inandığı bir sırada İkiz
Kulelerle birlikte sıradanlığın da
darman duman oluşuna tanık olmuştur.
Jean BAUDRİLLARD
Çeviri:
Oğuz ADANIR
__________________________________
Do you Yahoo!?
Friends. Fun. Try the all-new Yahoo! Messenger.
http://messenger.yahoo.com/