[Discussion] Çomski amcadan
Gonul
gonul@bilkent.edu.tr
Sat, 04 Jan 2003 23:47:47 +0200
14 Aralık Cuma
İstanbul, Armada Oteli
20:00 – 20:30
Ömer Madra: Küresel jeopolitik çerçeve içinde, gittikçe güçlenen ABD
hegemonyasına, yani Amerikan Barışı’na (Pax Americana) karşı durabilecek
bağımsız bir güç oluşması imkânını görebiliyor musunuz? Yani, dünyanın
dürüst vatandaşlar için nispeten daha “güvenli” bir yer haline
gelebilmesi
için? Avrupa (genişleyen AB) böyle bir karşı durma rolü için uygun mu ve
bu
rolü oynayabilecek durumda mı? Özellikle Orta Doğu açısından bir
alternatif
söz konusu mu?
Irak’ın istilâsı ihtimali giderek artıyor, neredeyse kesin gibi. Bu
olursa,
Irak’ın istilâsından sonraki “yeni dünya düzeni” sizce nasıl olacak? AB
dışında kalırsa Türkiye’nin pozisyonu ne olur? ABD, Türkiye, İsrail ve
Filistin Otoritesi arasındaki ittifak güçlenir mi sizce?
Noam Chomsky: Her şeyden önce, kişisel görüşüme göre, ABD’nin gücü,
yüzeyde
müthiş gibi görünüyorsa da, aslında son derece kırılgan. ABD, birçok
bakımdan, 50 yıl öncesine kıyasla dünyaya göre çok daha güçsüz. Mesela,
dünya refahındaki, dünya üretimindeki payına bakarsanız, 1940’larda bu
pay
yaklaşık yüzde elliydi; 1970’lerin başına gelindiğinde bu pay yüzde 25’e
düşmüştü. Bu, hâlâ muazzamdı tabii, ama yüzde elli de değildi. ABD,
İkinci
Dünya Savaşı’ndan bu yana daima dünyadaki başlıca askeri güç olmuştur;
şu
anda da dünyadaki bütün diğer askeri kuvvetin toplamından daha büyük bir
güce sahip. Ama, askeri güç, kudretin sınırlı bir biçimidir: Çünkü,
birçok
unsur tarafından sınırlandırılmış bir güçtür bu, ve sınırlayan
faktörlere
ABD’nin içteki gelişmeleri de dahildir. Denetim sistemi bence çok
kırılgan;
bu gücü kullananlar da bunun pekâlâ farkında. İşte onun için de müthiş
bir
propaganda kampanyası yürütülüyor.
Meselâ, şimdi şu yaklaşan Irak savaşını ele alalım. Tarihte halk
arasında
şimdiye kadar böylesi büyüklükte bir savaş protestosu örneği olduğunu
sanmıyorum. Herhangi bir yerde, tarihte hiç olmadı. Üstelik, unutmayın,
savaş patlamadan önce! Aslında, bir savaş çıkmadan önce ona karşı
çıkıldığının tarihte daha önce herhangi bir örneğini hatırlamıyorum.
Şimdiyse muazzam. Amerika da dahil. Şimdiye kadar olmuş herhangi bir
protestonun çok çok ötesinde boyutlarda. Bütün dünyaya yayılmış durumda.
Savaşa neredeyse hiçbir destek yok. İngiltere hükûmeti destekliyor bir
tek,
ama bu hükûmetin halkından da hiç destek yok. Bir de İsrail hükûmeti var
destekleyen – o da kendi sebepleri yüzünden. Bunların dışında tek bir
destek
bile yok bu savaşa. Amerikan halkını bu savaşa katlanabilecek hale
getirmek
için bile devasa bir propaganda kampanyası yapılması gerekti.
Desteklemesi
değil, katlanabilmesi için. Hayatlarının tehlikede olduğuna onları
inandırmak için gerekti bu kampanya.
Dünyaya bir bakın: Kim korkuyor Saddam’dan? Yani, herkes nefret ediyor
ondan
tabii, ama korkan var mı? Kuveytliler korkmuyor, İranlılar korkmuyor.
Aslına
bakılırsa, Amerikalardan başka korkan yok. Tek korkan, Amerikalılar.
Onlar
hakikaten Saddam’dan korkuyorlar. Amerika’da sürekli konuşmalar
yapıyorum,
belki binlerce kişi geliyor. Bakıyorum, çok kaygılılar. Eskisinden çok
daha
büyük korkular içindeler. Vietnam savaşı zamanından bile çok daha fazla
korkuyorlar.Ama, o korku da savaşın başlamasından yıllarca sonraydı.
Ama tabii, savaşı gerçekten durdurmak isteyen insanların, bundan çok
kaygı
duyanların, bir de korkudan deliye dönmüş olanların içiçe bulunduğu bir
karışım var. “Onu şimdi durdurmazsak, yarın gelip bizi öldürecek!” Bu
lâfları medyadan, Başkan’dan ve başkalarından her Allah’ın günü
duyuyoruz.
Ama bu, bir zayıflık belirtisidir. Kudretin zaafiyetinin belirtisidir.
Halk
bir savaşa katlansın, onu tolere etsin diye böyle bir propaganda
kampanyasına başvurmak zorunda kalmak zayıflık işaretidir...
Şimdi 40 yıl geriye, Kennedy’nin Güney Vietnam’a karşı savaş açtığı
döneme
gidelim, Kennedy’nin hiçbir propaganda ihtiyacı yoktu. Kimin umurundaydı
savaş? Başka bir ülkeyi bombalamak mı istiyorsun? Bombalarsan bombala.
Kimsenin umurunda değildi.
Şimdiyse durum adamakıllı farklı. Bırakın pür heves savaşı
desteklemeleri,
sadece bir savaşı tolere etmeleri için dahi insanları korkutup dehşete
düşürmek amacıyla kitlesel propaganda kampanyaları yapmak gerekiyor.
Daha da geriye gidelim. Mesela Birinci Dünya Savaşı’nı alalım: Her
tarafta,
işin içine karışan bütün ülkelerde halklar coşkuyla destekliyorlardı
savaşı.
Entelektüeller de öyle. Kendi ülkelerini kuvvetle destekliyorlardı.
Savaşın
ilk birkaç yılında tabii. Şimdiyse, dünyanın her yerinde ezici bir savaş
karşıtlığı var. Bu da, kudretin zayıflığının kanıtı.
Şimdi sorunuzun öbür kısmına dönersek: Avrupa Birliği ve Türkiye’nin
üyeliği
meselesine... Bunlar birbirine bağlı zaten. Avrupa Birliği, prensip
olarak,
ABD’ye karşı bir güç olabilir. Ekonomisi ABD’ninkine denk, hatta ABD
ekonomisini geçiyor belki de... Nüfusu eğitimli, işleyen bir sosyal
sistemi
var... Evet, müthiş miktarda silâhı yok, ama askeri güç, ABD ile rekabet
açısından tek geçerli faktör de değil. Öte yandan, AB, bağımsız bir yol
izleyebilir. Türkiye AB’ye girsin diye ABD’nin bu kadar hevesle
uğraşmasının
sebeplerinden biri de, Türkiye’yi potansiyel bir “Truva Atı” olarak
görmesi.
Avrupa Birliği’nin bağımsız yönde ilerlemesini baltalayacak bir Truva
atı.
ABD, tamamen aynı sebeple Doğu Avrupa ülkelerinin AB’ye katılması için
de
çok bastırıyor. AB’nin dünyada bağımsız bir güç olmasından korkuyor
çünkü.
Aynı şey, Asya için de geçerli. Birkaç yıl geriye gidelim: 1997-98’de
Asya
krizi gelirken Japonya, şimdi tam hatırlamıyorum ama, 100 milyar dolar
gibi
devâsâ bir fon vermeyi önermişti: Asya ekonomilerini âcil durumda ayakta
tutmak için; sonradan mali bir kriz patlak vermesin diye. Her neyse,
bunun
merkezi Japonya idi. ABD bunun önüne set çekti. Merkezi Japonya olan
bağımsız bir Asya da istemiyor çünkü, kendi yolunda gidebilecek olan.
Bu,
gene de oluyor ama. Yani bence, dünyanın bellibaşlı üç ekonomik
bölgesinde,
Avrupa’da, Kuzey Amerika’da ve Asya’da mali kaynakların kontrolü
toplanıyor
diyebiliriz. Aslında, Asya mali kaynakların denetiminde önde gidiyor.
Eninde
sonunda dünya meselelerinde bunun etkisi görülecek.
Bunun dışında, tüm uluslararası ekonomik rejimin, neo-liberal rejimin
başı
fena halde belâda. Sırf ekonomik açıdan, ekonomik terimlerle bakarsak,
tam
bir başarısızlık var. Öncelikli amacı açısından, yani --her yerde
görüldüğü
gibi-- demokrasinin altını oymak açısından bakılırsa, başarılı bir
rejim.
Ama insanlar bundan hiç hoşnut değil. Kuralların en sıkı şekilde
uygulandığı
bölgelere, meselâ Latin Amerika’ya bakıldığında, buralardaki ülkelerin
ekonomik açıdan en kötü durumda olduğu görülür. Buralarda formel olarak
demokrasi var; fakat demokratik kurumlara inanç keskin biçimde düşmekte,
tıpkı ABD’de olduğu gibi. Çünkü bu kurallar işlemiyor. İşlememesinin
sebeplerinden biri de, kasıtlı olarak demokrasinin altını oyan
neo-liberal
programlar. Bu da, çok zayıf, kırılgan bir sisteme götürüyor işi.
Dünyanın
dört bir yanında buna karşı koyan halk hareketleri var ve bunlar daha
önce
hiç yoktu. Küresel adalet hareketi gibi bir şey daha önce hiç
görülmemişti.
Biliyor musunuz, bu, tarihteki ilk gerçek enternasyonalin tohumu. Daha
önceki enternasyonaller çok dar tabanlıydı ve dışarıdan kontrol
ediliyorlardı filân... Ama bu enternasyonel sahici. Porto Allegre’ye
gidin:
Bu yıl belki yüzbin kişi toplanacak orada, dünyanın dört bir yanından.
Campesino’su (topraksız köylüsü), çevrecisi, kuzeyli işçisi... yani akla
gelebilecek her türden insan... Ve, çok coşkulu, kanlı-canlı, dünyayı
değiştirmekte çok kararlı...
Bütün bunlar önemli gelişmeler. Dolayısıyla, sistem güçlerinin hiç de o
kadar kök salmış olduğu kanısında değilim. Dünyanın efendileri de bunu
biliyorlar zaten.
Şimdi daha dar sorunuza, AB ve Türkiye’nin üyeliği meselesine geçersek:
ABD’nin bunu bu kadar bastırmasının önemli sebeplerinden biri de bu.
Tabii,
daha dar bir sebebi de var: Türkiye’nin Irak’ta yaklaşan savaşın içinde
rol
almasını istiyor. Bu, bir çeşit rüşvet. Ama, bu, kısa-vadedeki amacı.
ABD’nin uzun vâdedeki çıkarı ise gayet basit: AB’nin altını oymak.
Elbette
Türkiye bu rolü oynamak zorunda değil. Bu, elbette, bir tercih
meselesi...
Ama, bence mevcut sistemin çöktüğünü görebilmemiz için birçok imkân ve
aslında bayağı ümit var. Yani, zamanlama sorunu var tabii. Küresel yıkım
yönündeki hareketler çok hızlı. Halkların bunu durdurmak için
muhalefetine
zaman yetecek mi? Bu sorunun cevabı çok net değil...
Şimdi bakın, bilmiyorum burada tartışması oldu mu, ama çok şaşırtıcı bir
bilgi daha geçenlerde, elimize ulaştı! Ekim ayında! İnsan türünün ayakta
kalmasının ne kadar bıçak sırtında durduğunu ortaya koyan bir bilgi.
Bu, muhtemelen, tarihte bugüne kadar insanlara açıklanan en çarpıcı
bilgi
idi!
Bu, Havana’da, Küba füze krizinin 40. yıldönümü dolayısıyla yapılan
zirvede
açıklandı! Füze krizi sırasında karar verme durumunda olan Rus, Amerikan
liderleri ve Kübalılar katıldı bu Havana Zirvesine. Burada, füze krizine
ilişkin olarak birtakım yeni bilgiler de ortaya çıktı. Bunların arasında
şu
gerçek de vardı: Dünya, kendisini yok edecek bir nükleer savaştan, tek
bir
Rus denizaltı komutanı sayesinde kurtulmuştu. Krizin doruk noktasında
Kennedy Küba’yı çepeçevre saran bir abluka emri vermişti: Deniz
ablukası.
Küba’ya gelen Rus gemileri vardı. Bu gemilerin ablukayı ihlâl edip
etmeyecekleri belli değildi. Bu gemilere denizaltılar eşlik etmekteydi.
Şimdi anlaşıldığına göre, denizaltılar nükleer başlık taşıyordu. Geçen
Ekim
ayındaki bu zirveye kadar bundan kimsenin haberi yoktu. Şimdi, Rusya’da,
nükleer füzeleri kullanma yetkisi, tıpkı ABD’de olduğu gibi, merkezde
değildi... Bu yetki aşağı kademelere, komutanlara bırakılmıştı. O günkü
kurallara göre, nükleer füze atma konusunda üç komutanın anlaşmaya
varması
gerekiyordu. Denizaltılar, ABD destroyerleri tarafından izlenmeye
başlamıştı. Rus denizaltı komutanlarından ikisi, nükleer füzelerle cevap
vermeye karar verdiler. Üçüncü komutan ise bu emrin iptalini sağladı.
Eğer o gün tek bir füze fırlatılmış olsaydı, bugün hepimiz ölmüş
olacaktık.
Bu, Kuzey Yarıkürenin sonu demekti. İşte, bu kadar kılpayı!
Şimdi, orada neyin sözkonusunu olduğunu düşünürseniz, bugün de çok
gündemde
olan iki şeyin olduğunu görürsünüz: Uluslararası terör; ve rejim
değişikliği!
Kennedy yönetimi, Küba hükûmetini devirmek için dev bir uluslararası
terör
kampanyası yürütüyordu. Bu, uluslararası terör ve rejim değişikliğidir
işte.
Ruslar, buna karşılık olarak çılgınca bir davranışla oraya nükleer
füzeler
yerleştirmişti. Ama olayın bağlamı buydu. Ve bu, neredeyse kuzey
yarıkürenin
yokoluşuna götürüyordu...
Bu haber dünyanın her yerinde, her Allah’ın günü, her gazetede birinci
sayfadan manşet olmalıydı! Bu gerginlik ve tehlike sürüp gidiyor...
Şimdi de aynı meseleler karşımıza çıkıyor. Ama şimdi daha da gergin ve
tehlikeli... İşte vardığımız yer burası!
Şunu da eklemek lâzım: Eminim bu haber burada, Türkiye’de haber
olmamıştır... ABD’de olmadı. İngiltere’de de olmadı bildiğim kadarıyla:
Bu yılın 23 Ekim’inde BM, Genel Kurulu’nda (ona tekabül edecek bir karar
organında) iki hayati karar aldı. Birinci karar, 1925 tarihli Cenevre
Sözleşmesi’ni, kimyasal silâhların kullanılmasını yasaklayan Sözleşme’yi
yeniden onaylıyordu. İkincisi ise, Uzay Antlaşması’nı yeniden
onaylıyordu:
Yani, uzaya saldırı silahlarının konuşlandırılmasını yasaklayan
sözleşmeyi.
Oylamada sadece iki ülke çekimser kaldı. ABD ve İsrail. Ama, İsrail
zaten
otomatiğe bağlamıştır; ABD ne yaparsa o da onu yapar.
Şimdi, çok dikkate değer bir durum değil mi bu: Şu anda kimyasal
silâhların
yasaklanmasından daha önemli bir şey olabilir mi? Ve de uzaya saldırı
silâhlarının yerleştirilmesinin yasaklanmasından?
(Bu arada, ABD’nin çekimser kalması, antlaşmanın öldüğü anlamına gelir.)
Ve koca ABD basınında bununla ilgili tek kelime çıkmıyor! ABD’de basın
üzerinde etraflı araştırma yapılır; dolayısıyla, bu konuda hiç haber
yapılmadığını söyleyebiliriz. Avrupa’da kimse basında neler yazıldığını
araştırmaz, dolayısıyla bundan emin olamayız; ama böyle bir habere
rastlayan
kimse olmadı. Burda, Türkiye’de bu haberin çıktığını sanmıyorum. Ama bu,
haberdir. Kamuya ait bilgidir. Ajanslarda da yer aldı, haber
merkezlerine
gitti.
Ama bu gibi haber ve bilgiler halka söylenmiyor – bu kadar basit. Ve,
hep
böyle sürüp gidiyor. Fakat, bütün bunlar şunu gösteriyor ki, dünyanın
karşı
karşıya olduğu tehlike son derece büyük. Ve halkların gücü zamanında
örgütlenip sistemin yıkım gücünü altedebilecek mi sorusunun cevabı hiç
de o
kadar net değil.
Şu andaki ABD yönetimi o kadar aşırı ki, şahinleri bile korkutuyor!
Şimdilerde ABD’nin tutucu sağ kanat yerleşik düzeni içindeki şahinimsi
tutucu unsurlar tarafından son derece sert bir şekilde eleştiriliyor.
Çünkü
bu unsurlar yönetimden korkuyorlar; onların akıllarını kaçırmış
olduklarını
düşünüyorlar...
ÖM: Havana Zirvesi konusundaki haber ne zaman yayımlanmıştı acaba? Ve
nerede?
Chomsky: Geçen Ekim ortalarında... Yaklaşık olarak 15 Ekim’de... Tam
tarihini size verebilirim isterseniz. Ama, hani şöyle ellerinin tersiyle
yayımlamışlardı neredeyse. Washington Post’ta yer aldı. Ama küçücük bir
haber olarak...görmekte zorlanıyordunuz. Haberi saklamışlardı. Ama bu
haber
çıktı. Aslında, haber çıkınca, Kennedy’nin yakın çalışma arkadaşı
tarihçi
Arthur Schlesinger, bunu “tarihteki en tehlikeli an” olarak tarif etti.
Doğrudur, tarihteki en tehlikeli andı. O Rus denizaltı komutanı da 50
Nobel
Barışı ödülü birden almalı, dünyadaki en ünlü adam olmalıydı. Hâlâ
yaşıyor.
Adı: Vassili Arkhepov. Emri iptal etti ve dünyayı yokolmaktan
kurtarıverdi!
ÖM: İkinci sorum, biraz önce anlattıklarınızla da yakından bağlantılı ve
kısmen cevaplandı da; ama ben gene de sorayım müsaade ederseniz: Dünya
Nereye Gidiyor?
Bir yıl önce Hindistan’da Madras’ta (Chennai) verdiğiniz konferansta
şöyle
demiştiniz: “İnsan hayatında öyle bir döneme giriyoruz ki, zeki ve
akıllı
olmanın aptal olmaktan daha mı iyi olduğu sorusuna cevap getirebilecek
bir
dönem olabilir bu.” Şimdi bu konuşmanızdan 13 ay sonra, ABD ‘savunma’
bütçesi 350 milyar dolardan fazla bir meblâğla bağlanmışken, “uzayda
nükleer
silâhlı askeri tekel” kurulması projesi (full spectrum dominance)
muhtemelen
tam istim giderken, yeni bir topyekûn istilâ savaşı (Irak) iyice
yaklaşmışken, “savaş suçlusu” Şaron, Irak’ın ardından İran’a savaş
açılmasının şart olduğunu söylerken; 11 Eylül ve dünyada terörle savaş
konusunda baş müfettiş olarak Kissinger gibi bir terör uzmanı tayin
edilmişken, sizce, insanın bir biyolojik hata olabileceği sorusunun
cevabına
şimdi biraz daha yakın olabilir miyiz acaba? Ve acaba, insanlık olarak
kaderimizi kendi kontrolümüz altına alma şansına hâlâ sahip miyiz?
Chomsky: Bir önceki cevapla aynı olacak. Evet, bir şansımız var. Geçen
yıldan beri her iki yönde de gelişmeler oldu: Savaş ve şiddet
karşısındaki
halk hareketleri hatırı sayılır ölçüde önem kazandı. Öte yandan, yıkıma
karşı hareket de hız kazandı. Verdiğiniz bütün örnekler ve buna askeri
bütçedeki devâsâ artış da dahil, hepsi son derecede tehlikeli. Üstelik
bu
bütçe savunma ile ilgili değil. Savunmayla en ufak alâkası yok...
Ayrıca,
çok kısa süre önce açıklanan yeni strateji belgeleri de öyle. Bush
yönetimi
“gerçekte bunlarda yeni bir şey yok” derken kısmen haklı da.
Öte yandan, ABD yöneticileri, şimdiye kadar görülmemiş ölçüde yüzsüz.
Daha
evvelki gün, gizli bir devlet belgesi kasden basına sızdırıldı. Belgede,
birkaç ay önce ilân edilen ulusal strateji raporunun ayrıntıları
veriliyordu. Dediklerine göre, ulusal strateji raporu şöyle okunmalıydı:
ABD
şimdi “tedbiran, önceden vurma” yetkisini üstlenmekteydi; bu, kitle imha
silâhlarına sahip olduğundan şüphelenilen herkesi nükleer silâhlarla
vurma
yetkisini de içeriyordu. Bu tabii, herkesi kapsıyor hemen hemen. Prensip
olarak, bir biyoloji laboratuarına sahip olan her ülke kitle imha
silâhları
da geliştiriyor olabilir. Dolayısıyla, bu, esas olarak, isteğimiz gibi
nükleer silâh kullanma yetkisine sahibiz demek oluyor. Ve böyle vurma
işlerini de yapıyorlar. Yemen’deki cinayet
olayı meselâ. Batı’da tamamen meşru sayıldı. Oysa bu, hakkında hiçbir
şey
bilmedikleri 6 kişinin devlet tarafından katledilmesi idi. Yani, bu 6
kişiden birinin terorist olduğundan şüphe ediyorlardı -- terorist ne
demekse
artık. Dünya düzeninin ilkesi buysa, herkes görüldüğü yerde
katledilebilir
demektir. Asıl çarpıcı olan da, sadece bunu yapmış olmaları değil, bunun
hoşgörülmesi idi. Batı dünyasında bununla ilgili bir eleştiri olmadı.
Terorist olduğundan şüphe ettiğin birini öldürmeniz meşru sayılıyor.
Ya da, Afganistan’ın bombardımana tabi tutulması olayını ele alalım.
Batı
entelektüel kültüründe, soldan sağa bütün tayf içinde, bu bombardıman,
neredeyse bütün dünyada “haklı savaş” paradigması örneği olarak
tanımlandı.
Ama, bir düşünelim bakalım, neydi bu? Daha geçen Haziran’da FBI Başkanı,
terorizm soruşturması kapsamında Kongre ve Senato önünde verdiği ifadede
ABD’nin 11 Eylül komplosunun Afganistan’da planlandığına inandığını
söyledi.
Yani, ABD bunu bilmiyor ama, “inanıyor” ki, [11 Eylül] Afganistan’da
planlanmış, Almanya’da ve Birleşik Arap Emirlikleri’nde yürürlüğe
konmuş. O
zaman, bunun anlamı şu: komplo ile bir şekilde ilgisi olduğuna hâlâ
inandıkları için 9 ay sonra Afganistan’ı bombalayabiliyorlar ve bu Batı
entelektüel kültüründe “haklı savaş”ın paradigma örneği oluyor. Hani,
Naziler bundan iyisini yapamazlardı!
Ve, bu meşru ise, yani bir ülkeyi, orada birinin birtakım terorist
hareketlerle belki de bağlantısı olduğunu düşündüğün için bombalıyorsan,
o
zaman ABD’yi, Türkiye’yi, İngiltere’yi ya da başka bir ülkeyi
bombalayabilecek ülkelerin uzun bir listesini çıkarabilirsin. Ve bunun
Batı
kültüründe meşru, hatta kuşku götürmez derecede meşru olduğunun kabul
edilmesi olgusu, çok önemli.
Şimdi bakın, Türkiye’de son günlerde sürüp giden tartışmayı, yani
Türkiye’nin AB’ye girebilecek kadar yüksek bir standarda (seviyeye)
ulaşıp
ulaşmadığı yolundaki tartışmayı izlemek bana oldukça ilginç geliyor. Bu,
çok
şaşırtıcı!
Avrupa Birliği medenileşmemiştir, ilkeldir!... Yani, Türkiye AB’ye üye
olmalıdır belki de. Ama, yüksek standartlarından dolayı değil!
[Avrupalıların] bağlı bulundukları yaşama standartları sadece tarihi
bakımdan değil – tarihi şartları ayrıca konuşmalıyız – ama şimdiki
standartları da, fecîdir...
ÖM: Peki, devam edersek... Özellikle Küba füze krizi ile ilgili olarak
geçenlerde ortaya çıkan gerçekler hakkında söylediklerinizin ışığında;
yani,
40 yıl önce nerdeyse tamamen yokolmanın tam eşiğine gelmiş olduğumuz
düşünülürse, şöyle bir soru soralım:
İnsan türü kendini – ve tabii kendisiyle birlikte pek çok başka türü de
–
yoketmeyi başarırsa, örneğin, bilimadamı James Lovelock’un şu fikrine
katılır mıydınız? Yani, insan silinip gider; ama tabiat ana, bazı eski
türler ve yeni evrimleşecek başka türlerle birlikte eskisi gibi, ama
insansız, yoluna devam edip gider mi sizce?
Chomsky: A, tabii! Birçok bakteri dolaşıyor olacak etrafta. Birçok börtü
böcek, hamam böceği... Aslına bakarsanız, sadece biyolojik açıdan
bakıldığında, yani bir biyologsanız, biyolojik başarının temelde sadece
sayılarla ölçüldüğünü göreceksiniz. Yani, bir tür’ün ne kadar başarılı
olduğu, etrafta o türden kaç tane bulunduğuna bağlı. Bu kriter açısından
alındığında insan, hayli başarısız bir tür. Çok kısa bir zaman öncesine
kadar, yani son 10 bin yıl içinde – ki, hiç denecek kadar kısa bir
zamandır
bu – dünya üzerinde oraya buraya dağılmış olarak yaşayan çok az sayıda
insan
vardı. Birkaç onbin insandan ibaretti hepsi. Oysa, hamam böcekleri ve
bakteriler her yerdeydi. Dolayısıyla, biyolog Ernst Mayr’dan bir alıntı
yapacak olursak, Mayr’ın görüşüne göre, başarılı olan türler, bir çeşit
“aptal”dılar. Tabii, bu bir şaka olarak söyleniyor. Yani, spesifik bir
ekolojik ‘niş’e adapte olmuş, kendilerini ona uyarlamışlardı -- hamam
böcekleri gibi. Ya da çok hızlı bir mutasyonu gerçekleştirme yetisine
sahiptiler -- bakteriler gibi...
Sonunda, yalnız insanların değil, büyük memelilerin de bir biyolojik
hata
olduğu ortaya çıkabilir aslında. Yani onların kaderi de çok uzun süre
ayakta
kalmak, yaşamak olmayabilir. İnsanları ele alırsak, onlar artık daha
şimdiden... İnsanlığın çok kısa bir tarihi var. Homo sapiens – yani biz
–
sadece 100 bin ya da 200 bin yıl geriye gidiyor. Bu nedir ki? Göz açıp
kapayıncaya kadar geçen bir zaman. Ve bu süre içinde insanlar zaten
muazzam
sayıda türü silip süpürdüler. Erken çağ insanları bütün büyük memelileri
yok
ettiler. Mamutlar yok artık.
İnsanlar büyük memelileri öldürüp bitirdi. Şimdi de şen şakrak bir
şekilde
geri kalan dünyanın büyük kısmını da yokediyorlar – ve kendilerini de
yoketmeye kılpayı yaklaşmış durumdalar...
Dolayısıyla, Ernst Mayr’ın sorduğu, son derece gerçek bir soru.
ÖM: Peki, giderek bozulan, kötüleşen şartlarda nasıl oluyor da siz ve
sizin
gibi insanlar – sizlerden esin alan insanlar -- enerjilerini zerrece
kaybetmeden, yaşama sevincini hiç yitirmeden yola devam ediyor?
“Gerçekliği
kuvvete dönüştürecek” şekilde konuşmaya devam ediyor? Bunun sırrı nedir?
Ahlâki cesaret mi?
Chomsky: Herşeyden önce, “konuşarak gerçeği kuvvete dönüştürme”
cümleciğinin
Quaker’lardan alınmış olduğunu söylemek gerekir. Ben, birçok konuda
Quaker’larla, yani barışçı Quaker’larla hemfikir olma eğilimindeyim. Ama
bu
cümlecik konusunda hemfikir değilim. “Konuşarak gerçeği kuvvete
dönüştürme”nin bir anlamı olduğu kanısında değilim. Dolayısıyla, [ABD
Savunma Bakanı] Donald Rumsfeld’e, onun bilmediği birşeyi söyleyecek de
değilim doğrusu. O biliyor zaten. Mesele, farklı değerler meselesi.
İnsanlarla konuşurken onlara gerçekleri söylersiniz. Gerçekleri onlara
anlatıyor değilsiniz, onlarla birlikte oluyorsunuz. Yani, ben
Diyarbakır’a
gittiğimde, ya da burada [İstanbul’da] kimseye gerçekliği konuşmak
(anlatmak) peşinde filân değilim. Benimle aynı değerlere sahip olan,
aynı
taahhütlerle bağlanmış insanlar hakkında bilgi sahibi olma peşindeyim.
Böylece, onlarla konuşuyorsunuz, onlardan öğreniyorsunuz. Umutlu olmak
için
sebepler nedir?...
Örnek olarak Türkiye’yi ele alalım: Türkiye, birçok açıdan Batılı
entelektüeller için bir esin kaynağı olmalı. Entelektüel sınıfın hatırı
sayılır bir kesiminin (yazarların, sanatçıların, gazetecilerin, ve
başkalarının) yalnızca özgürlük ve ifade özgürlüğü için meselâ, sesini
yükseltmekle kalmayıp, aynı zamanda bu konularda fiilen birşey
yaptıkları
tek ülke Türkiye, bildiğim kadarıyla. Yani, sürekli tehdit ve tehlikeler
altında yapıyorlar bunu.
Yaşar Kemal gibi birine nerede rastlayabilirsiniz meselâ? Dünya çapında
üne
sahip bir yazar, düşünce özgürlüğü için sesini yükseltmeye ve bunun
bedelini
ödemeye, acısına katlanmaya hazır. Batı’da böyle birini bulabilir
misiniz?
Ya da, İsmail Beşikçi meselâ. Bu adam, 15 – 20 yıl hapiste yatma
cezasını
göze aldı ve buna katlandı. Kendi devletinin yaptığı zalimliklere karşı
gerçekliği dile getirmek adına. Böyle birini Batı’da görebilir misiniz?
Üstelik, böyle insanların kocaman bir
listesi var. Yazarlar, çizerler, gazeteciler, milletvekilleri -- Leyla
Zana
gibi...
Bu insanlar düşünce ve ifade özgürlüğü hakkında konuşmakla kalmıyorlar
sadece, devamlı olarak birşeyler de yapıyorlar. Günden güne... Ve gerçek
tehlikelerle yüzyüze geliyorlar. Batı kültüründe böyle bir şey yok!
Bütün
tarihinde olmadığı gibi, günümüzde hiç yok!
ÖM: Batı kültürü derken, büyük, sınaileşmiş Batı ülkelerini
kastediyorsunuz
herhalde. Çünkü Latin Amerika ülkelerinde de böyle önemli örnekler yok
mu?...
Chomsky: Latin Amerika’da daha da fecî tehlikelerle yüzyüze olan
insanlar
var evet. Çoğu düpedüz katlediliyor. Geçen Şubat’ta Türkiye’deydim.
Ardından, Kolombiya’ya gittim. Kolombiya, 1999’da ABD’den en büyük
askeri
yardımını alan ülke unvanını Türkiye’den devraldı – İsrail ve Mısır
dışında.
Bunun sebebi de şuydu: Türkiye’nin büyük baskı politikası başarıya
ulaşmıştı. Oysa, Kolombiya’nınki başarıya ulaşmamıştı. O yüzden, en
büyük
askeri yardım alan ülkeler sırasında birinci sıraya yükselen, Kolombiya
oldu. ABD askeri yardımı tutarlı bir şekilde insan haklarını ihlâl
edenlere
akmaktadır. Kolombiya’da her gün katledilen insanların sayısı yaklaşık
10
ilâ 20! Dünyada öldürülen bütün emekçi eylemcilerinin yarısından fazlası
Kolombiya’da! Bu yaklaşık 10 yıldan beri böyle sürüp gidiyor – dünyanın
yarısından fazlası! Şu anda da topraklarından sürülüp atılan insanların
oranı, günde bin civarında! Bunun sebebi de paramiliter terörü ve
ABD’nin
yürüttüğü kimyasal savaş. Aslında ben oralara gittim ve gördüm
bunları...
Evet, orada entellektüeller seslerini yükseltiyorlar – sadece baskıya
karşı
değil, katledilme tehlikesine de rağmen. Ve gerçekten de
katlediliyorlar...
Ama, tabii Diyarbakır yöresindeki köylüler ve insanlar? Onların durumu
karşısında da dünyadaki başka şeylerin, insanların durumunun önemi
azalıyor.
Endüstriel ülkelerdeki insanlar da için de geçerli bu. Onlar, bu derece
baskı ve zulümle karşı karşıya değiller...
Dolayısıyla, insanı cesaretlendirmek ve “gerçekliği konuşarak kuvvete
dönüştürme” (!) konusunda epey umutlanacak durum da var ortada...
ÖM: Evet, belki Doğu Timor halkının gösterdiği cesarete de bakarak
umutlanabiliriz...
Chomsky: Onların gerçekleştirdiği şeyi akıl hafsala almaz!... Yani, 800
bin
nüfuslu bir ülkenin, devâsâ bir askeri kuvvetin -- ABD, İngiltere ve
Fransa’nın desteği ile -- giriştiği soykırıma yönelik istilâsına
dayanabilmesi fikri... Böyle bir şeyin mümkün olabileceğine kim
inanırdı?
1970’lerde bu istilâ ve istilâya verilen Batı desteğine karşı muhalefet
başladığında ben de hemen işin içine girdim. Ama, bunun bir yere
varacağını
aklımdan bile geçirmiyordum doğrusu. Hayal bile edilemez bir şeydi.
ÖM: Ve herşeyi göze alarak bağımsızlık referandumunda oy kullandılar...
Chomsky: ...Referandumun ardından katledildiler ve Batı da katliamı
desteklemeyi sürdürdü. Ta ki, kamuoyu baskısı altında Clinton, nihayet,
Endonezya’ya ‘çekil’ emri vermek zorunda kalana kadar...
İşte burada -- Batılı entelektüellerin öğrenmeyi reddettikleri-- bir
ders
çıkıyor. Çok açık bir ders. Clinton’ın yapması gereken tek şey vardı:
Endonezya generallerine “bu iş bitti” demek. Deyince de ertesi gün
çekildiler zaten... Aynı şey, Kürtlerin bulunduğu bölgelerdeki baskılar
ve
mezalim için de geçerliydi. Clinton, buraya silâhları akıtmak yerine,
“bunu
yapamazsınız” deseydi, buradaki baskı da dururdu...
ÖM: Sorular bu kadardı. Ama, müsaade ederseniz, baştaki soru listesinde
sözünü etmediğim tek cümlelik bir soru daha sormak istiyorum: Hâlâ
haftada
100 saat çalışıyor musunuz?
Chomsky: (Gülerek) Evet... Hatta günde 100 saat (!)
ÖM: Peki, kaç yıldan beri?
Chomsky: Çok uzun zamandan beri...
( tarihegitimi@yahoogroups.com'da, 18 Aralik 2002 tarihli Dilara
Kahyaoğlu mesaji )